Tüm Makalelere Dön
Dr. Ahmet ATILGAN

Dr. Ahmet ATILGAN

İktisadi ve İdari Bilimler iktisat-maliye-sosyal politika

İslam Tarihi

Hz.Peygamber'in Aristokrat Düşmanları

 

 

 

 

 

 

 

 

HZ.MUHAMMED’İN ARİSTOKRAT DÜŞMANLARI

VE

DÜNYAYI DEĞİŞTİREN ARKADAŞLARI

 

 

                                                         Derleme-telif: Dr.Ahmet ATILGAN   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Doçenttim. Kayınpederler yazlıkta oturuyorlardı. Onlara gidiyorum. Sitenin kapıcısı çöp bidonunu  taşıyor. Bidonun bir kenarından tuttum, yardım ettim.  Eve vardım, kaynanam kıpkırmızı. Ben sebebini bilmiyorum, aklıma bile gelmiyor. Meğer benim kapıcıya yardım ettiğimi pencereden görmüş. Bu davranışım onuruna dokunmuş. Bana sesini yükseltti: ‘Kendini düşünmüyorsan bizi düşün be oğlum, biz burada çevresi ve saygınlığı olan bir aileyiz. Sen nasıl olur da çöp bidonunu taşımakta kapıcıya yardım edersin? Bizim onurumuzu düşünmüyorsun!’ Sesimi çıkarmadım. Kayınpederim uzman doktordu. Ben de doçentim ya! Kaynanam insanlığı bu unvanlarla ölçüyor!”

 

 

 

SUNUŞ

Eğer tevazua aykırı olmazsa, bu çalışma hazır malzeme ile yeni bir mimari eser inşa etmeye benziyor. Bir derleme. Peygamber Efendimizin kutlu hayatı hakkında anonim hale gelmiş bilgileri kullandım, çok sayıda da ansiklopedi maddesinden yararlandım. Ama, ansiklopedi maddelerini, yazarlarının amaçlarına ve verdikleri bilgilere aykırılık oluşturmadan, adeta çalışmanın tümü bakımından hammadde gibi kullandım, bu çalışmanın açısıyla ilişkisiz detayları kaldırdım, önemli genişletmeler yaptım, açıklamalar ekledim, konunun gelişimine göre yorumlarda bulundum. Yorum deyince, bunu Peygamber Efendimizin kutlu hayatını daha güzel anlamak ve anlatmak için hikmet arayışı diye düşünmek doğru olur. 

Aristokrasi doğruya, güzele, iyiye, adalete ve insan saygınlığına uygun değişimin önemli engellerinden birisidir. Aristokrat, üstünlüğü Allah'a kullukta aramaz, öyle görmez; aristokrat, üstünlüğü diğer insanlara ne kadar üstten bakabilme gücünde olduğuna göre ölçer. Bir insan bireyinin veya toplumun aristokratik engellerden kurtulması için toplumsal değişimin dalga boyunun çok yüksek olması lâzım. İslâm böyle yayıldı. İnsanların fevç fevç İslâm’a girmeleri için 23 yıl aristokrasi ile mücadele etmek gerekti. Elbette başka etkenler de vardı: Ticarî ilişkilerinin bozulması ve çevre kabileler nezdindeki saygınlıklarını kaybetme korkusu, bu arada Ka’be’nin komşuları olmalarından dolayı özellikle Fil Vak’asından sonra kazandıkları dokunulmazlıkları, kurulu çıkar ilişkilerinden sağladıkları imkanlar ve statüler…putperest bir toplumda birilerinin çürümüş kemiği elinde toz haline getirip savurarak “bu kemik haline geldiğimizde tekrar mı dirileceğiz?” sorusunu sormasına ortam hazırlıyordu.

Halbuki âhiret, insan türünün fizyolojik yapısıyla ve bilgi, sanat, âlet üreten yetenekleriyle yücelme rampasıdır. En az bu kadar önemli bir husus da âhiretin mazlumlar/mağdurlar için dünya hayatlarında maruz kaldıkları zulümleri dengeleyecek bir devamlılık olmasıdır. Âhiret âdeta matematiksel bir eşitlik sağlayacak parametrik değerdir. İnkâr edenler: ‘Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi doğru yoldan saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım, böylece cehennemin en altında kalanlardan olsunlar.’ diyeceklerdir.” (Kur’an-ı Kerim, 41/29) Oysa, aristokratlar için âhiret hiç de istenilir bir aşama değildir; engelleyici bir aşamadır, bir kâbusun adıdır. Aristokratların tevhid, âhiret ve kulluğu esas alan bir inanç sistemine karşı çıkmaları peygamberler tarihinin özetidir. Aristokratik güçlerinin sınırlarına varmış yaşlı insanlar için peygamberler düşmanlık hedefidir. Bedir’de öldürülen müşrik liderlerin hepsi böyleydi. “Biz bir memleketi helâk etmek istediğimiz vakit şımarık varlıklılarına emrederiz, onlar itaat etmeyip orada kötülük işlerler. Böylece, o ülke helâka müstahak olur, biz de onu yerle bir ederiz.” (Kur’an-ı Kerim, 17/16) Allah’ü Teâlâ her toplumda refah içerisindeki  günahkârların bozgunculuk yapan bir aristokrasi yarattığını  bildiriyor. Bu liderler, (yani aristokratlar) peygamberlere verilenin benzeri kendilerine de verilmedikçe asla inanmayacaklarını söylerler. (Kur’an-ı Kerim, 6/123-124) İşte aristokratik engelleme ve rekabet budur.

İslâm ordusu Mekke tepelerine konduğunda Hz.Abbas’ın yardımıyla Peygamber Efendimizin karargâhına gelebilen Ebû Süfyan hâlâ aristokrat konumunu düşünüyor, bir takım tereddütlerinden bahsediyordu.

Aristokrasi salt saygınlık ve psikolojik doyum sağlamaz, aristokrasi ilgili çevrenin rant kaynağıdır, maden ocağıdır. Bir tür emme-basma tulumbadır. Aristokrasi fırsat/rant sağlar, rant aristokratik konumu güçlendirir. Bu sebeple aristokrasiden vazgeçmek gelenekten, geleneğin kurumsallaştırdığı ilişkilerden, hiyerarşiden, herhangi bir içerikteki inanç değerlerinden vazgeçmekten çok daha fazlasıdır. Kendisini putu ile özdeşleştiren, putu ile birlikte kendisini yücelten bir kesim bu konumunu terk edecek de, tevhidi, âhireti ve kutlu değerlerle donanmış kulluğu esas alan dine koşacak! Bu çağrıyı yapanı ellerinden gelse öldüreceklerdi, ama Mekke’nin yanık kayalarından katı duruşlarından asla vazgeçmiyorlardı. Velid bin Muğîre gibi “bu adam ne diyor?” diyenler de, itirazlarına gerekçe yaratmak için dinliyorlardı, yahut tavırlarında az-biraz değişiklik görülse aristokrasinin diğer üyeleri ayıplaya ayıplaya ilgili kişiyi şirke boğuyorlardı.

Ama mesela Hâlid bin Velid, Amr bin Âs, Osman bin Talha gibi Mekke sosyetesinin seçkin gençleri aristokratik kimliklerini çiğnemiş, Mekke’den Medine’ye iman yüklenerek gelmişlerdi. Çünkü insaf ve sağduyu sahibi kimselerin ilgisiz kalamayacakları bir kutlu çağrı vardı: “Allah’tan başkasına tapmayacağımıza, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağımıza ve Allah’tan gayri birbirimizi rab edinmeyeceğimize dair ortak söze gelin” (Kur’an-ı Kerim, 3/64) Bu çağrıya uymak için delile filan ihtiyaç yok. İnsanın açık bir sağduyuya sahip olması yeterlidir. “Bana ne oluyor ki, beni yaratana tapmayayım, halbuki hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” (Kur’an-ı Kerim, 36/22) Bu sağduyunun dışında bir doğru olamaz. Nitekim, Mekke’nin aristokratik değerlerle zincirlenmemiş gençleri Peygamberimize koştular ve dünyayı değiştiren İslâm inkılâbında önemli görevler aldılar.

Aristokratik değerlere meydan okuyanlar sadece genç aristokratlar değildi. Bilâl gibi, Yasir gibi, Sümeyye gibi, Suheyb gibi, Selman gibi, Abdullah bin Mes’ut, Ebû Dücane (ra) gibi gönlünden iman çağlayan kutlu insanlar da vardı. Bunlar aristokrasiyi korumak isteyenlerin zulümlerine meydan okudular. Taştan-topraktan putlara tapmayı reddettiler. Aristokratlar bunları adeta böcek gibi görüyorlardı. Bir köle, bir kadın, bir siyah, bir yoksul, bir engelli kendileriyle nasıl eşit olabilirdi? Daha fazlası oldu, bunlar vali oldu, komutan oldu, hakim oldu; bunlar insanlığın efendisi oldular, uygarlık öncüsü oldular. Evhamlara, efsanelere, safsatalara, şiddet ve zulme boğulmuş bir isyan kültürü içerisinde horlanan insanları beyefendiler/hanımefendiler haline getiren İslâm’ın asr-ı saadet dönemini bu açıdan anlatmak istedim. Olduysa ne âlâ, olmadıysa haddini bilmezlik bana aittir.

Yalnız, Hz.Muhammed, arkadaşları ve İslâm üzerine düşünmek isteyenlerin zihinlerini safsatalardan, İslâm düşmanı diğer din mensuplarının ve özellikle kilisenin iftiralarından, Batı kültürünün önyargılarından ve İslâm’danmış gibi görülen yanlış/kötü uygulamalardan boşaltmaları gerekir. Batı kültürü Allah’a isyanı özgürlük diye tanımlıyor, insanı çıkarcı ve hazcı (homo economicus ve hédonique) diye tanımlıyor, bu tutumu kurumsallaştırıyor; tapınmalarının ve isyanlarının tanrısı paradır. Dünyayı dolandırma mekanizmasına finansal piyasalar diyor, cinsel ilişkilerin sapık türlerini dahi onaylıyorlar. Sapık cinsel ilişkileri kültürel/kurumsal değeri haline getiren Batı’dır. Kumarı, içkiyi, ayrımcılığı mayalayan Batı’dır. Batı kültüründe ikna edici yalan söylemek maharettir, sanattır, bilimsel bir boyuta sahiptir; dürüstlük bir pazarlama aracıdır, ahlâk değildir; tıpkı satranç oyuncularının uygulaması gereken kurallar gibi, “oyunun kuralı”dır. Batı kültüründe merhamet yoktur, utanma duygusu yoktur.  Aile kurumu çökmüş, ana-baba ve evlat ilişkileri çökmüş bir Batı’yı uygarlık coğrafyası sananların İslâmî değerleri anlamaları zaten beklenemez. Batı kültüründe mutluluk bedenin daha fazla adrenalin kullanması demektir. Batı aristokrasiyi ve daha kötüsünü, oligarşiyi demokrasi diye pazarlıyor. İnsanî ilişkileri ayrımcı, dışlayıcı ve yarattığı sahte nezaket örtüsüyle   ağır bir aşağılama yöntemine dönüştürüyor.  Hz.Muhammed insanlık ufkudur, beyefendilik ufkudur, kulluk ufkudur. O’nu, arkadaşlarını ve İslâm’ı Batı’dan kopyalanmış değer ölçüleri ile anlamak mümkün değildir.

En az 8 asır süren İsâm’ın medeniyet yaratıcı gücünü, daha sonra İslâm’a nispetleri bozulan Müslümanların maruz kaldıkları olumsuz değişimi ve Batı uygarlığının mensuplarını şeytanlaştırıcı etkisini birlikte düşündüğümüzde, Hz.Muhammed’in  âlemlere rahmet olarak gönderildiğini  bildiren âyet-i kerimenin ( 21/107) doğruluğu dokunulabilir bir gerçek olarak ortaya çıkıyor.  

İnsanlığın bozulma yönü bellidir: Çok tanrılılık/putperestlik, kulluk-âhiret bilincinden uzaklaşma ve dünyaya taparlık.

 Dinlerin bozulması de böyledir. İnsan bedeninin doğal eğilimlerini kulluğun yerine ikame etmek, kulluğu buna dönüştürmek dinden sapma ve bozulma hareketlerinin en yaygın tezahürüdür. İbadetler bir tür oyuna dönüştürülür. Tapınma ve eğlence ihtiyaçları aynı davranışlar üzerinden gerçekleştirilir.  Herhangi bir bahaneyle/gerekçeyle insanların kulluk sorumluğu ortadan kaldırılır. Allah ve âhiret inancıyla belirleyici ilişki koparılır. Nitekim, Yahudilikteki seçilmişlik inancı, Hristiyanlıktaki Oğul Rabb’ın günahkârlar için kendisini feda ettiği inancı dinleri aksesuar düzeyine indirgemektedir. Ancak, bilfarz, zalimlerin cezalandırılmayacağı, yani âhiretin olmadığı bir evrensel gerçeklik olsa, bu gerçeklik varlık âlemini yüceltici bir gerçeklik değildir, olamaz. Aksine, zalimlerin evrensel gerçeklikten kaynaklanan alçaltıcı zulümleri hayatta kutlu bir boyuta imkan vermez.  Aksine, insanı, toplumu ve hayatı kötülüğün dipsizliğine iter. Oysa, yukarıda da geçti, Hz.Muhammed bizi bütün tasavvurların üstünde, eşsiz-benzersiz, sonsuz ilim, hikmet ve güç sahibi bir Allah’a, âhiret ve kulluk bilincine ve iyilikçi, güvenilir, güce tapmayan-özgürlükçü, dünyayı onurlandıracak erdemli insanlar olmaya  Kur’an-ı Kerim diliyle çağırıyor:  “Ey kitap ehli!  Allah’tan başkasına tapmayacağımıza, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağımıza ve Allah’tan gayri birbirimizi rab edinmeyeceğimize dair ortak söze gelin. (Kur’an-ı Kerim, 3/64)

İslâm bize Allah’ı öğretiyor, âhiret inancı ile Allah’a kulluğu yücelme yolu olarak gösteriyor.

Tarih boyunca din uyduranlar veya mevcut dinlerden din/mezhep türetenler bazı karakteristiklere sahiptir. Bunları şöyle özetlemek mümkündür:  

Yalancı, tahakkümcü, çıkarcı, fırsatçı, hileci-tuzakçı olurlar. Düşmanlarını aşağılarlar. Hırslarına tapar, arzularını ve gayeleri uğruna ahlâksızlığı yüceltir, kulluk duygusunu ve sorumluluğunu zayıflatacak kurallar/gerekçeler üretir, aristokrasinin tepesine çıkana kadar aristokratik güçten yararlanırlar.  Kendilerinin beşerî nitelikleri itibariyle de olağanüstü olduğu inancını yaratırlar.

Hz.Muhammed peygamberliğini açıkladıktan sonra, Medine’ye hicret edinceye kadar, Mekkeli müşriklerin en hafif tepkisi O’nu alaya almak olmuştur. Hakaretler, tehditler, bütün Haşimoğulları sülalesine uygulanan ve 3 yıl süren boykot bir yana, 10 yıl boyunca sadece alaya alınmak dahi bir insanı iddiasından caydırmak için kuvvetli bir etkendir. Özgüvenini kaybetmesine yol açar. Fakat Hz. Muhammed’de bu tür beşerî haller hiç tezahür etmemiştir. Hz.Hatice ve Ebu Talip vefat ettikten ve Ebu Leheb Haşimîlerin Peygamberimiz üzerindeki korumasını kaldırdıktan sonra, korumasız ve yapayalnız kaldığında dahi İslâm’ı tebliğden vazgeçmemiştir.

Ebû Leheb ve eşinin cehennemlik olduklarını bildiren ve yeren sûre Peygamberimizin peygamberlik görevini yerine getirme hususunda hiçbir engel tanımadığının delilidir. Ebû Leheb Peygamberimizin mensup olduğu Haşimoğulları sülalesinin reisi idi. Ayrıca iki kızının kayınpederi idi. Ebû Talib’in vefatından sonra akraba desteğinden yoksun kalmasına rağmen, Peygamberimiz hiç fütur getirmemiştir. Tebbet Sûresi’nin indirilmesi bunu göstermektedir. Bu sûre iki kızının boşatılmasına  sebep oldu. Ama O’nu akraba ve aile ilişkileri bile engelleyemedi. 

Taif Seferi ve Medine’ye hicreti Peygamberimiz (as)’ın kararlılığının en açık göstergeleridir. Taif’te “Allah peygamber göndermek için senden başkasını bulamamış mı?” diye aşağılanmış, şehirden taşlanarak çıkarılmıştı. Medine’ye hicret ederken her an karşısına ölüm çıkabilirdi.  Ama O asla vazgeçmedi. Allah’ın vahdaniyetine, insanın dünyadaki konumuna ve âhiretle ilişkisine dair tebligatını sürdürmek için, ölüm dahil, bütün engelleri aşağıladı. Hz.Muhammed İslâm’ı tebliğ edip yaymayı hayatından üstün tutuyordu. Bu açık.

Bir insan ihtirasları, uyuşturucu bağımlılığı, düşmanlığı, aşkı, seçkinlik iddiası, kendini gösterme hırsı, öfke patlaması gibi sebeplerle ölümü göze alabilir. Bu, insan tabiatının olağan hevasıdır/eğilimidir. Ancak, İslâm âmentüsü için, bu âmentü ile tam çelişki içerisindeki bir kültürel ortamda, yaklaşık 20 yıl ölümü göze alarak mücadele etmek bambaşka bir haldir. 

Peygamberlik döneminin 18 senesinde alaya alınmaya, aşağılanmaya, tazyik, tehdit ve tehlikelere maruz kaldı. Hicret’inde, Uhud’da ve Hendek’te ölümle yüzyüze idi. Askerî hareketlerden başka, çok sayıda sûikast girişimiyle karşı karşıya kaldı.  Buna rağmen davasından asla vazgeçmedi, duraksamadı. Bu insanın, muhal farz, peygamberlik iddiası ile ulaşmak istediği dünyalık bir amaç olsaydı, böylesine hırsla gerçekleştirmek istediği amaç için yapmayacağı hangi kötülük olabilirdi?  Ki, Hz. Muhammed dünyanın dönüşünü değiştirmiş, yepyeni bir medeniyet inşaasına öncülük etmiş, olağanüstü dirayetli bir insandı. Savaş dışında, düşmanlarına dahi, herhangi bir beşerin asla güç yetiremeyeceği iyiliklerde bulunmuş ve onları onurlandırmıştır. İlgili bölümde bu konuda ilginç örnekler verilecektir.

Allah’ü Teâlâ’nın nurunu şuur sahibi ve yükümlü tüm varlıklara yansıtan en şerefli kulunun kutlu hayatından bir şeyler yazarak ulaşılabilecek şerefe talibim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İSLÂM DÜŞMANI MEKKE ARİSTOKRATLARI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                    (Salih as’ın) kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar,

                                                     içlerinden zayıf gördükleri kesimden inananlara

                                                     "siz Sâlih’in, rabbi tarafından gönderildiğini sahiden biliyor musunuz?"

                                                      dediler. Onlar da, “şüphesiz biz O’nunla ne gönderilmişse ona

                                                      inanırız" dediler.

                                                      Büyüklük taslayanlar ise, "biz de sizin inandığınızı kesinlikle

                                                      inkâr ediyoruz"  diye karşılık verdiler. (Kur’an-ı Kerim, 7/75-76)

 

 

 

 

 

 

Aristokrasi üstünlük atfedilen bazı niteliklere sahip bir toplum kesiminin ayrıcalıklı durumu, saygınlığı, öykünülen halidir. Güç, otorite, çıkar ilişkilerinde fırsat sağlar. Yönetimde ve sosyal ilişkilerde belirleyici bir etki yaratır. Toplumun algıladığı ve isteyerek yahut bir sosyal olgu olarak kabul ettiği farklılıktır. Aristokrasiyi tarihî şartlar yaratabilir. İlla bir kültürel içeriği/onayı vardır. Ekonomik durum, eğitim, hakim kurumun güçlendirdiği sosyal fonksiyon, meslek, soy, bazen kişisel yetenekler ve özellikler aristokrat kimliğin yaratılmasında etkili olur. Aristokrasiye mensup kesimler/kişiler arasında onlara özgü ilişkiler ve davranış tarzları oluşur. Zarafet aristokrasinin adeta makyajıdır. Kamu görevlerinde, sivil toplum görevlerinde, dînî görevlerde, ekonomik ilişkilerde aristokratları önceleyen kurallar vardır. Bu kurallar pozitif hukuka, normatif değerlere, dînî temele dayanabilir. Totaliter rejimler ve seçkinci uygulamalar yeterince uzun bir zamanda kendi aristokrasisini yaratır. Kalabalık bir sülalenin gücüne dayanarak toplumun diğer kesimlerine nispetle kendi aristokrasisini yaratması da mümkündür.

Aristokrasi, aristokrat kesimin egemen olduğu bir yönetim biçimi olarak da tanımlanabilir. Bu egemenlik kaynağını gelenekten, dinden, güçten, ekonomiden, toplumun örgütlenme tarzından alabilir. Aristokrasi kurumsallaşmış seçkincilik, üstünlük, ayrıcalık ve egemenlik içerir. Kurduğu çıkar ilişkilerini güçlendiren değişimleri destekler, çıkar ilişkilerine zarar verecek değişimleri de engellemeye çalışır.

Üstünlük kriterleri ne olursa olsun, herhangi bir toplumda bir kesim diğer kesimlerden üstün sayılıyorsa ve atfedilen statünün kaynağı bu üstünlük anlayışı ise orada bir aristokratik yapı vardır. Bu yapı erdemi üstünlük sebebi haline getiren ve yücelten değişimlere karşı çıkar. Çünkü bu değişim aristokrasinin kültürel zeminini yok eder. Oysa, aristokrasi soya, yeteneğe, mesleğe, güce, servete…dayansa da, kendisini yaratan unsurları yücelten bir kültürel özden güç alır.

Mesela askerler her zaman her toplumda önemli bir sosyal kesimdir. Ama toplumu her zaman onlar yönetmez. Din adamları da öyle. Belki toplumu harekete geçirecek bir güce sahip olabilirler, ama yönetim erkinden uzakta olabilirler. Aristokrasinin belirleyici niteliği, başta ekonomi olmak üzere, kültürel şartlara bağlıdır. Mesela gazeteciler, yönetim erki üzerinde etkili olabilen bir kesimdir ve aristokrat niteliği haiz oldukları dönemler de olur.

Aristokrasi temelde üstünlük inancına dayanır. Ayrımcı ve dışlayıcıdır. Sosyal güç geçirme durumu büyüyüp genişledikçe ve toplumsal onaya ulaştıkça, aristokrasi bir toplumsal kategori olarak ortaya çıkar. Başkalarından üstün olan, öyle olduğu kabul edilen bir kabile, sülale veya fert toplumu yönetme gücünü ele geçirir. Böylece aristokrasi yönetim erkini, yönetim erki aristokrasiyi destekler. Bir kurulu çıkar ilişkisi gitgide güçlenir. Bu çıkar ilişkisi kendisini kıracak dış bir faktör ortaya çıkmadığı sürece hiyerarşik yapısını da yaratarak ve güçlenerek devam eder. Özellikle kapalı toplumlarda aristokrasi gitgide nüfus piramidinin tabanı genişleyerek, üst kısmı daralarak şekillenir. Seçkinci anlayış darala darala oligarşik bir yapı kazanır. Toplumların dünyaya ilişkin beklentileri ve bireysel eğilimleri güce tapar bir kültürel mahiyet alır. Bunun çok sayıda dînî ve ideolojik örnekleri vardır. Buna mukabil, tevhid-âhiret inancını ve kulluk sorumluluğunu kabul ettirip bir toplumsal harekete dönüştürmek kaya bloklarını patlatmaktan daha zordur. Peygamberler tarihi bize bunu gösteriyor. 

Aristokrasi sosyal değişmenin en güçlü engelidir. Çünkü kurulu çıkar ilişkilerinden yararlanan ve gücü elinde tutanlar bu durumlarını devam ettirmek için değişimi engellemeye çalışırlar. Değişim hareketinin sebebi din veya ideoloji olabilir, göç olabilir, ekonomik hareketlilik olabilir, siyasal güç merkezi değişebilir, kültürel etkileşim olabilir, kuvvetli bir çevresel etken olabilir. Bu kabil değişimlerin örnekleri tarihte çoktur. Değişim hareketini engelleyen aristokrat güçler kapalı toplumlarda daha etkili oluyor, bazen değişimin bir patlamaya yol açmasına sebep oluyorlar.

Hristiyanlığın Roma toplumunu dönüştürmesini engelleyenler siyasî aristokratlardır. Hz. İsa’nın tarihî kişiliği ile Kilise aristokrasisi arasındaki derin çelişki, aristokratik tutumların ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Hz.İsa’nın Yahudiliği yenilemesini engelleyenler Yahudi hahamlarıdır, dînî aristokrasidir. Yahudilerin ırk üstünlüğü inançları Allah anlayışlarını dahi değiştirmiştir. Üstünlük inancını peygamberlik alanına kadar genişletmişlerdir.   Peygamberimize inanmayı reddetmelerinin sebebi Yahudi olmamasıdır.  Yahudi olmayan bir peygamber Yahudi kavminin aristokrat iddialarına uymuyordu. İslam Dîni’nin bilimsel, teknolojik, kültürel, düşünsel, sanatsal, siyasal ve kurumsal etkisini bir yana bırakırsak, 15.yy’dan itibaren Avrupa’daki değişimi sağlayan da Amerika’dan akan altınlarla zenginleşen feodallerdir. Yani, feodalite aristokrasisi Merkantilizm diye bir teori üretip çıkarlarını yüceltiyor. Bu feodaller faiz yasağını kaldırarak çıkarlarına hizmet eden Calvin’in Hristiyanlığı dönüştürmesini sağlamışlardı. Kısaca, aristokrasi değişimi salt engelleyen değil, kendi durumunu güçlendiriyorsa değişimi yönlendiren bir etkendir.

İnsan türü kendisini başkalarından üstün, güçlü, imtiyazlı, saygın görme eğilimine sahiptir. Burada başarı motivasyonundan söz etmiyorum. Fakat,  aristokrasi başarı motivasyonunu bir sosyal sermaye olarak kullanıyor. Doğuştan getirilen/atfedilen statü sahipleri sosyal sermayeyi kullanarak kendilerini güçlendiriyor, değişimi engelliyor veya aristokrasiyi güçlendirecek doğrultuda yönetiyorlar. Bir değişim aristokratik yapıyı güçlendiriyorsa aristokrasi buna destek veriyor. Günümüzde finansal piyasaların gelişimi buna uyan bir örnektir. 

Aristokrasinin sebepleri ve yarattığı kültür ayrımcılığın, seçkinciliğin, sömürünün, şiddetin, köleciliğin, dikta rejimlerinin ve dînî sapmaların dinamiğidir. Irkçılık, kabilecilik, insan ortak paydasına zarar veren dînî ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, renk ve meslek ayrımcılığı, yoksulluk ve kendisini destekleyecek akrabalarının azlığı gibi sebepler insanların farklı konumlandırılmasına yol açıyor. “Ben sizin en yüce tanrınızım” diyen Mısır Firavununun dayandığı seçkincilik, Yahudi ırkının üstünlüğü inancına dayanan Siyonizm, Alman ırkının üstünlüğü ideolojisi, katı bir kast sistemi oluşturan Brahmanizm aristokrasiden oligarşiye doğru kötü bir evrim trendidir.

İşte bu hikaye Hz.Muhammed’in peygamberliğini açıkladığı Mekke toplumunda ve Hicaz Bölgesi’nde de aynen vaki idi.  Üstelik, Hz.Muhammed’e karşı çıkan firavun 3 taneydi. Bunlardan birisi, Ebû Cehil başta olmak üzere, Mekke’nin müşrik liderlerinin ortaklaştığı firavunluk idi. Diğeri Medineli münafık Abdullah bin Übeyy idi. Üçüncüsü ise Huyey bin Ahtab’ın öncülük ettiği Yahudi din bilginleri ve liderleri idi. Ebû Cehil Hz.Peygamberimize meydan okuyordu: “Ben bu vadinin en güçlü adamıyım.”       

Oysa Hz.Muhammed içlerinden birisiydi. Allah’ın varlığına-birliğine (tevhide) ve âhirete inanmaya, bu inançların yücelttiği erdemli insan olmaya çağırıyordu. Çağrısının esası-özü bu idi. Mekke aristokrasisi ise Hz.Muhammed’e inanmak istemiyordu. Bu, inanmamak veya inanamamaktan farklı bir durum.

Çünkü inkâr psikolojik olarak çatışmadan kurtulma ve rahatlama yollarından birisidir. Ayrıcalıklı ve haksız çıkarlarını, zorbalıkla sosyal güç geçirme imkanını ve kötülük yapma imtiyazını korumak isteyen bir aristokratın bu statüsünü Allah ve âhiret inancı ile uzlaştırması mümkün değildir. Çatışma yaşar. Allah ve âhireti tercih etse, bu kez kendisini kendi dünyasında yeryüzü tanrısı gibi gören duygularıyla çatışır. Engellenme yaşar. Çatışma ve engellenmeden en kolay kurtulma yolu inkârdır. Aristokratların Peygamberlere karşı çıkmalarının psikolojik mekanizması budur.

Aristokrasinin bütün engelleyici çabalarına rağmen Hz.Muhammed başarılı oldu. Çünkü kültürel, siyasî, edebî, demografik ve ekonomik-coğrafî şartlara bakıldığında, Mekke/Ka’be’den Hicaz Bölgesi’ne yayılan tarihî şartlar, Hz.Muhammed’i tasdik edecek bir gelişme safahatı göstermiştir. Bu durum hiçbir beşerin etkili olamayacağı bir oluşumdur.  

Basitleştirilmiş bir örnek insanın din karşısındaki tutumunu anlamayı kolaylaştırabilir: Sigara içen bir bireyin tüm yaşamı boyunca sigara içmemiş bireye göre akciğer kanserine yakalanma oranı 10-30 kat fazladır. Yine de insanlar, ölüm riskine rağmen, sigarayı bile bırakmak istemiyor, riskini inkâr ederek tiryakiliğe devam ediyorlar. Şu halde kendi üstünlüğüne iman eden bir aristokratın bu statüsünden vazgeçip peygambere tabi olması içindeki putları paramparça etmesini gerektirir.

Arap putperestliğinin benzerlerine Eski Yunan’da, Roma’da, Hindistan’da ve dünyanın başka yerlerinde rastlanmaktadır. Modern çağda dahi putperestlik değişik bir görünümle yüceltilmektedir.

İslâm’ın doğduğu dönemlerde Araplar arasında en büyük putlar Uzza, Lât, Menat ve Hübel idi. Bunlar nihayet, değişik şekillerde taş parçalarından ibaret idi.  

Uzzâ sade ve dikdörtgen bir sütun şeklinde ve biçimlendirilmiş gözlerle tasvir edilmişti. Beyaz bir taş veya bir ağaç olarak temsil edildiği, şeytan olarak da nitelendiği nakledilmektedir.

Lât putu bulunduğu bölgeye göre değişik biçimlerde tasvir edilmiştir. Tâif’te kare biçiminde beyaz bir taş olarak, başka bir yerde bir kraliçe heykeli olarak, hatta elinde yılan olan acayip yapılı bir kadın şeklinde tasvir ediliyor.

Hicaz Bölgesi’ndeki Lât sadece, dört köşe, nakışlı, beyaz bir kaya parçası şeklinde tasvir ediliyordu. 

Menât, siyah bir kaya idi. Taştan yontulmuş heykel olduğu da nakledilmektedir.

İslâm öncesi dönemde Hübel kırmızı akikten yapılma bir insan heykeli idi.  Hübel’in önünde, fal okları çekilir; Araplar bir iş yapacaklarında buna göre hareket ederlerdi. Hübel adına kurbanlar kesiliyordu.

İşte bu taş parçalarında olağanüstü güçler vehmeden Arap aristokrasisi, bütün tasavvurların üstünde bir güce sahip Allah’a beyaz, siyah, kare veya sütun biçimindeki taşlardan ortak koşuyor, bu putları terk etmeyi reddediyordu

 

Çünkü Mekke aristokrasisi Allah’a ve Peygamber’e boyun eğmeyi aristokrat onurlarına yakıştıramıyorlardı. Onlar putlarıyla özdeşleşmişlerdi ve her arzularına onay aldıkları putlarından elbette vazgeçemezlerdi. İnsanların büyük çoğunluğu ve özellikle aristokratlar için din, onların her arzularına onay sağlamalıdır. Adalet, eşitlik, insanlık ortak paydasında herkese saygı, sorumluluk ve ceza, güç sahibi kişilik yerine erdemli kişilik ve yaratılış gayesine göre evrilme en fazla aristokrat zihniyete aykırıdır.

 

Hz.Muhammed Mekke aristokrasisini onaylamıyordu. Soya, güce, servete, cinsiyete, ırka-renge, kökene, şirk inancına dayalı ayrımcı/dışlayıcı konumları, üstünlük iddialarını reddediyordu. Üstünlüğün sadece Allah’a saygı ve bağlılıkta olduğunu bildiriyordu. Dîne karşı duran aristokratların zihniyet yapısı Kur’an-ı Kerim’de (107/1-7) şöyle ifade edilmektedir: “Öksüzü itip kakar, yoksulu doyurmaya teşvik etmez, kıldıkları namazı önemsemezler; gösteriş yaparlar, sıradan yardımları dahi engellerler. “

Bu kimlikteki insanlar, İslâm’ın insanları insanlık ortak paydasında eşitleyen kutlu çağrısına şiddetle karşı çıkmışlardır.

“Ben bu vadinin en güçlü adamıyım” diyen Ebu Cehil örneğinden hadiseye bakalım: Liderliği sülalesinin gücüne dayanıyor. Mekke ticaretinde fiyat belirleme gücüne sahip. Liderlik onayını putperest inançlardan alıyor. Bedir Savaşı’na kadar Mekke liderliğini elinde tutan Mahzumoğulları’nın Haşimî Sülalesi’ne karşı üstünlüğünü savunuyor. X Yani soyluluk anlayışı hücrelerine işlemiş. Fitne-fücur ve entrika adamıydı.  Stratejik bir kafaya sahipti. Israrcıydı. Asla vazgeçmiyordu. Vazgeçmesi aristokratik konumunu bırakması manasına geliyordu.

Peygamber Efendimiz Mekkeli müşriklerin azgınlık ve cür’etleri artınca bir çıkış yolu olabileceğini umarak Taif’e İslâm’ı tebliğ etmeye gitti. Taifliler İslâm’ı şiddetle reddettiler. Taif liderlerinden birisi “Allah senden başka peygamber gönderecek birisini bulamamış mı?” diye Peygamber Efendimizi alaya aldı. İşte aristokrat ret budur.  Aristokrat ve putperest!  

Çok tanrı yok tanrıdır. Allah’a ortak koşmak Allah’ı anlamamak ve Allah inancını evhamlarla bozmak demektir. Âhiret inancı da yoksa, insan biyoatık ve kötülük üreten bir varlıktır ve bu bakımdan diğer tüm varlıklardan daha kötüdür. İşte bu durum aristokratik yapı ve kültür için son derece müsaittir. Hz. Muhammed’e karşı çıkanlar bir sürü tanrı yerine tek bir Allah’a tapmayı elbette reddedecekler, kendilerine nispetle salyangoz gibi gördükleri köleleri, yoksulları, kadınları, siyahları, yabancıları, yani kendi deyimleriyle “sefihleri” “ey insanlar” kategorisinde insan ortak paydasına alıp yücelten İslam’a elbette karşı çıkacaklardı. Hele âhiret! Olacak şey mi? Çürümüş-kokmuş kemikler dirilecek de hesaba çekilecek! Oysa ilkinde yaratan güç pekâlâ yeniden yaratabilir. Tevhid inancı bozulduğunda sadece tanrı düzeyinde kutsanan nesneler ve evhamlar ortaya çıkmıyor, bundan bir aşama ilerisi de gerçekleşiyor: Sanki tanrı, salt insanlardan bir üst kategoride güçlü bir varlıkmış gibi acayip bir inanç beliriyor. Batı uygarlığının felsefî ve hukukî birikimini oluşturan Roma ve Yunan kültürlerindeki tanrılara bakıldığında, tam bir aristokrat aile algısı ile karşılaşıyoruz. Baba, oğul, eş, kardeş, tam tanrı, yarı tanrı…bir tanrı güruhu var. Her iki kültürde de tanrılar ve görevleri ufak tefek farklarla birbirine benziyor. İşte bu putperest kültür Hristiyanlığı dönüştüre dönüştüre  Hz. İsa ile alâkasını sadece isim düzeyine indirgedi. Bu durum bize bir tevhid inancının nasıl bozulacağını ve ne yönde bozulacağını da tarihî bir gerçeklikle gösteriyor.     

Oysa, Allah olağanüstü güç sahibi bir varlık değildir; akılların, hayallerin, tasavvurların kavrayamayacağı sonsuz bir güç sahibidir. Gücünün sınırları olan herhangi bir varlık tapınılan bir varlık olabilir, ama hâşâ Allah olamaz. Allah Yaratandır ve yaratılanların yaratmayı anlayabilmesi mümkün değildir. Çünkü yaratmayı bilen sadece Allah’tır. Yaratmak eşsiz/benzersiz olan Allah’ın fiilidir. Her şeye gücü yeten varlık sadece bir tane olabilir. Eşsiz, benzersiz olur. Bu, her şey hakkında mükemmel bir açıklama sağlar. Allah’ın reddedildiği durumda doğru, güzel, iyi gibi kavramlar bir yana, yanlış, çirkin, abes, tesadüf dahi açıklanamaz. Anlamsızlık dahi açıklanamaz. Eğer varoluşumuzun bir anlamı yoksa, hangi anlamsız sebeple ve nasıl yaratıldık?

Bir benzetme yapılacak olursa, insanın erdemli bir insan olması Van Gölü’ndeki inci kefallerinin hayat mücadelesine benzemektedir. İnci kefalleri her yıl yumurtalarını nehir sularına bırakmak için, nehrin akıntı yönüne ters yönde yüzmekte, hatta uçar gibi hamleler yapmakta, yumurtasını nehir suyuna bıraktıktan sonra geri göle dönmektedir. Bu göçü yapmasa inci kefalinin varlığı süreklilik kazanamaz. İnsan da erdemli insan olmak için her arzusuna onay yaratan bir kültüre sürüklenmekten kurtulmalıdır.  Aksi halde, erdem kısıtı olmayan fizyolojik arzular derin bir ahlâkî çöküntüye sürüklenmesine sebep olur. Din insana erdemli insan olma yönünde bir evrilme sağlamalıdır. Tanrı diye “bilinmeyen, tanımlanamayan bir gizemli varlık” olduğuna inanmakla ve bu inancın yarattığı duyguya sahip olmakla sınırlı bir din etkisiz bir avuntudur. Nitekim bugünkü Batı dünyasının hayatı çıkarcılık ve hazcılık, her türlü fizyolojik arzuyu özgürlük olarak tanımlaması şeytanî bir isyan kültürü yaratmıştır. Allah ve âhiret inancı ile gündelik hayatta sorumluluk ve ibadet kültürü insanî erdemler için şarttır. Bu da İslâm’dır.

Burada amacım İslâm’ın âmentüsünü ispat etmek değildir. Çünkü İslâm’ın âmentüsü hiçbir ispata ihtiyaç duyurmayacak kadar açıktır. İslâm kainatın dilidir; Allah'ın dîni olması, Allah'ın kainat için uygun gördüğü fıtratla İslâm'ın tam bir uyum içerisinde olduğu manasına gelir.  İnsanlar bu fıtrata aykırı davranabiliyor. Bize seçme özgürlüğü verilmiş. Ama fıtrata uygun davranmadığımızda her şey bozuluyor. Toprak, hava, su, canlı çeşitliliği, insan, insan toplumları...Yeryüzündeki fesatlar dünyayı cehenneme çeviriyor, çevirecek. Çünkü Allah'ın dîni ile kainatın dili aynı hakikati ifade ediyor. Allah kainatı dilediği gibi yaratıyor, o fıtrata uygun kuralları bize bildiriyor. Bu İslâm'dır. Kainatın bir dili olduğunu düşünemeyenler İslâm'ı sınırlayıcı bir inanç sistemi ve hayat tarzı sanıyorlar. Eğer âhiret yoksa bu dünyanın anlamı nedir? Güçlüler zayıfları ezsinler diye mi yaratıldık? Yaratılmadıysak nasıl meydana geldik?

Modern dünyada da aristokrasi parayla her şeyi satın almaya kalkıyor. Bilimi, sanatı, teoriyi, ideolojiyi, edebiyatı, aşkı, politikayı, bireysel ve toplumsal tercihleri satın almaya kalkıyor ve çoğu zaman da bunu başarıyor. 

Bir şarkı, film, dizi, roman, teori, güzellik algısı, giyim tarzı, araba modeli, konut tipi, konuşma tarzı, kadın veya erkek figürü…üzerinden bir dalga yaratılıyor, bir put yaratılıyor, o puta göre oluşan algılar, zevkler, tercihler insanların sağduyusunu istila ediyor. Çocuk babasıyla-anasıyla alay ediyor. Öğrenci hocasını aştığını sanıyor. Parayı/gücü elinde tutanlar dünyanın dönüş hızını değiştirebileceklerini sanıyorlar. Öyle ya, çevreyi tahrip edebiliyorlar. Silah ticareti ve kaçakçılığı, uyuşturucu, kadın ve organ kaçakçılığı, sigara satışları ve kumar üzerinden dünyayı sömürüyor ve yönetiyorlar. En son geliştirdikleri silah terör. Aristokrat kesim savaşmak yerine terör yaratıp toplumları yönetmeyi gitgide daha geliştirilmiş yöntemlerle uyguluyor. Tuhaf bir gerçek: İlaç sanayii sağlık üzerindeki en önemi tehditlerden birisidir ve bu sektör Batılıların elindedir.  Aristokrasinin elinde 2 belirleyici güç var: Medya ve piyasa. Medya piyasanın adeta yük eşeği.

Aristokrasinin ölçeği de değişti. Yerel, bölgesel, ulusal ve küresel düzeyde aristokratik odaklar var. Çokuluslu şirket yönetimleri, rating şirketleri, uluslar arası faaliyet gösteren vakıflar, OSCAR ve Grammy ödülleri, hatta Nobel Ödülleri dünya çapındaki aristokrasinin dünyayı yönetme mekanizmalarıdır. Bu aristokratların ortak putu/tanrısı piyasadır. Piyasayı kutsayan çeşitli iktisat teorileri var. Bunlar bu çalışmanın kapsa dışındadır. Ancak hepsi piyasaya tapıyorlar. İlişkiler, statüler, ekonomik sektörler, temel sosyal kurumlar, sosyal kategoriler piyasadaki yerlerine göre belirleniyor.

En alttakiler ücret, faiz, prim ve vergiler üzerinden dibe bastırılanlar. Bunlar modern kölelerdir. Adı değişince kölelik değişmiyor.

Ortadakiler aristokratlarla çıkarlarını uzlaştırmaya çalışanlardır. Bunlar sınaî mülkiyet sahipleri, küçük-orta boy işletme yöneticileri, teknoloji geliştikçe çeşitlenen ve sayıları artan uzmanlar, boş zaman etkinliklerinde görev alan sahne, ses, gösteri sanatçıları, medya mensupları, sivil toplum liderleridir.

Aristokrat kesimde ise finansal piyasaları etkileyebilenler başta geliyor; dış ticaret kartellerinin, kronik hastalık ilaçları üreticilerinin, kozmetikçilerin, teknoloji rantı elde eden firmaların, ideolojik/dînî tabanı olan grupların lider kesimi de… bu kategoridedir. Her dinden tarikatlerin üst tabakası, masonluk gibi gizemli teşkilatlar, kamu kaynaklarını kullanan siyasetçiler ve üst düzey bürokratlar da aristokratik zihniyet, ilişki ve davranış tarzlarına sahip bir üst kategoriye mensuptur.

Aristokrat kesim insanların tüketim tercihlerini, ilgilerini, güzellik algılarını, toplum ve aile ilişkilerini, bilimsel araştırmaları, siyasal/örgütsel yapılanmalarını ve iyi, doğru, erdemli gibi değer yargılarını yönlendiriyor. Çıkarlarına uygun profan dinler, ideolojiler, modalar, gelenekler yaratıyorlar. Sosyal medya alanındaki hizmet sağlayıcıların devletlere bile kural dayatmaya kalktıkları veya devletlerin hukuk düzenini yok saydıkları bir dünyadayız. Aristokrasi şimdi krallıkların, hanedanlıkların, feodalitenin üstünlük ve seçkinlik iddiası ile yarattığı bir sosyal kesim değil. Aristokrasinin yeni yaratıcısı para, yeni putu piyasadır. Aristokrasinin gücünü çok basit bir örnekle sigarada üzerinden anlamak mümkündür: Sigaradan Türkiye’de günde 288 kişi ölüyor. Dünyada yılda 7 milyon kişi sigaradan ölüyor. Ama yeryüzünde sigarayı yasaklayacak bir güç yok. Çünkü sigara tekelleri dünyayı yöneten aristokrasinin önemli bir paydaşıdır. Sigara ile şimdilerde dünyayı sarsan corona pandemisini karşılaştırmak dünyayı yöneten güçlerin tehlike algısını dahi nasıl değiştirebildiklerini anlamaya yeter.

Küresel aristokrasi Kilise’nin 3.Bin Yıl Hedefleri ve Siyonizm’in tarihî iddiaları doğrultusunda toplumsal hareketler yaratıyor. Yabancı düşmanlığı ve İslamofobi bu mahiyette anlaşılmalıdır. İslâm ile savaşan Ebû Cehil, Huyey bin Ahtab ve Abdullah bin Übey tarihte kalmış figürler sanılmamalıdır.  Afrika’da, Güney Asya’da, Filistin’de yaşanan hadiseler Peygamber Efendimizin Bedir, Uhud, Hendek, Hayber…savaşlarının devamıdır. İslâm karşısındaki varlığını İslâm’a karşı iftiralar üreterek koruyan Kilise ve Yahudilik-Hristiyanlık ekseninde gelişen Batı uygarlığı seçkinci, dışlayıcı, sömürücü varlığına karşı tek rakibinin İslâm olduğunun tam farkındadır. Komünizm’in ideolojik bir tehdit olmaktan çıkmasından beri Batı dünyası İslâm ile bazen açığa çıkan örtük bir savaş içerisindedir ve bu savaşın arkasında Batı toplumları değil, Batı aristokrasisi vardır.  Bunlar da her arzularına paradan onay alıyorlar. Aralarındaki ilişkileri çıkarlar toplamı sıfırdan büyük oyun kuralına göre düzenliyorlar. Ayrımcı, sömürücü, zalim ve ahlâksız oyunlarını birlikte kazandıkları bir rekabete dönüştürüyorlar.

26 Mart 2002’de Le Monde gazetesinde Edgar Morin isimli Yahudi bir Fransız sosyolog Çok Boyutlu bir Globalleşme başlıklı uzun bir yazı yazıyor. Küresel güçlerin dünyayı altüst edip kendi aristokratik arzularına uygun hale getirebilmek için ne yapabileceklerini gayet açık anlatıyor.

 "Bir dünya toplumu hükümete muhtaçtır. Demokratik bir dünya hükümeti henüz hedef dışıdır. Bununla birlikte demokratik toplumlar demokratik olmayan araçlarla, yani dayatılmış reformlarla hazırlanabilir. Uç riskler (nükleer ve biyolojik silahlar, terörizm, çevre, ekonomi, kültür) ve hayatî problemler üzerinde iktidarla donatılmış evrensel otoriteler yaratarak, öylece konfedere olacak Birleşmiş Milletler'den hareketle bu hükümetin gerçekleşmesi arzu edilir...Tehlikelerin aniden ve korkunç biçimde yükselmesi, bilinçlenme ve karar alma için zorunlu elektroşok oluşturacak bir felaketin gelmesi gerekecek..."

 

İnanç bir tercih, niyet ve duruş meselesidir. İnsanoğlu tanrı tanımazlıktan, çok tanrıcılığa, bilinmezcilikten tevhide kadar değişik inançlar edinmiştir. Her coğrafyadan, kültürden ve bilgi düzeyinden insanlar çeşitli inançlar benimseyebiliyorlar. Bunda kültürel etkiler elbette belirleyici olabiliyor. Ama insan, eğer isterse, niyeti varsa, hayatının ve evrenin anlamını sorgulaya sorgulaya doğruyu bulabilir. Ancak bu, dünya hayatındaki beklentileri ile çeliştiği zaman, bütün sorgulamalara sırtını dönebilmektedir de. Nitekim Hz. Musa’nın kavmi kendisine  “biz Allah'ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız.”  (Kur’an-ı Kerim, 2/55) demişlerdi. Hz.Muhammed’in hayatını bütün ayrıntılarıyla bilen Mekke aristokrasisi,  aristokratik statülerini, Kâbe’ye yüklenen müşrik kültürün itibarını ve ticarî çıkarlarını korumak için O’na deli, sihirbaz, şair gibi yakıştırmalarda bulundular. Oysa, aslında Hz.Muhammed hakkında ne diyeceklerini belirlemekte dahi bocalamışlardı. O gün gözlerinin önündeki Hz.Muhammed’e inanmayan müşrikler ve  son asırlardan günümüze mesela Bismarck, Tolstoy, Barack Obama gibiler  Hz.Muhammed’in tebligatından haberdar oldukları halde, ait oldukları kültürün içinde kimliklerini erittiler. Demek ki, iman açısından belirleyici olan niyettir. İşte bu niyeti engelleyen, örten, bozan en kuvvetli etkenlerden birisi dünya hayatına ilişkin beklentilerin üst katmanındaki aristokrasidir. Tuvalete sıkıştığında kendini kontrol edemediği halde tanrılık iddiasında bulunan da, taşa-ağaç kütüğüne tapan da, eskime-tükenme olgusunun evrenselliğini gördüğü halde bunun bir başlangıcı ve yaratıcısı olduğuna inanmayan da insandır. Kimse kendi aklından şüphe etmiyor ve gerçekten böyle inananların aklında illa bir bozukluk olduğu ifade edilemez. Kimin niyeti nedir? Mesele budur. Bu açıdan aristokrasi saptırıcı bir güçtür.

Türkiye’de siyaseti, çalışma ve eğitim hakkını, IMF-Dünya Bankası gibi küresel düzenleyici kuruluşlarla ilişkileri, kalkınmayı, anayasal düzeni, Dînî hayatın sınırlarını belirlemeye kalkan aristokratik bir kesim var. Siyasette, ekonomide, Din’de, tarikatlerde ve tarikat niteliği göstermeyen sivil toplum örgütlerinde çok belirgin aristokratik yapılar görülüyor.

Toplum mühendisliği yapan, yerli ve millî değerleri tahrip eden, ülkenin kalkınma çabasını engellemeye çalışan, darbe ortamı hazırlamayı politika haline getiren, darbelere her zaman destek veren, hatta terör örgütlerine bile örtük destek veren, dış müdahalelere ortam hazırlama strateji izleyen, kendisi de dış desteklerle politik amaçlarına ulaşma gayretinde olan bir parti dünyanın neresinde siyasal rejimin âmentüsünü temsil ediyor olabilir? Türkiye’de 1950’den bu yana yaşanan değişme zorluklarını yaratan güç bu aristokratik kesimdir. Konuyu günlük politika örneklerine taşımak gerekmiyor.  

Din hususundaki cehalet ve Dînin üstünü geleneklerin örtmesi sebebiyle, bir aristokratik yapı bu alanda da vardır. İslâm’ı daha derin, yoğun, daha coşkulu yaşamak için öğretilen yollar, aristokratik amaçlarla kullanılır hale gelmiştir. İslâm’ı doğru öğrenmenin en büyük engellerinden birisi de budur. Bu aristokratik oluşum İslâm’ı başkalaştırıp bozmak isteyenlere fırsat sağlamaktadır. Nitekim İslâmofobik çevreler terörizme İslâm’dan gerekçeler türetebilmektedir. Bir merhamet dînî olan İslâm, dehşet dînî gibi gösterilebilmektedir.

Kısacası, aristokrasiyi Mekke’nin müşrik toplumundan başlayarak söküp atan ve dünyayı değiştirecek yeni bir âmentü getiren, yeni bir uygarlığa öncülük eden Hz. Muhammed’in mücadelesi insanlık için en güzel örnektir. Kur’an-ı Kerim  aristokratik oluşumu insanların birbirini rab edinmesi diye nitelemektedir.   (Kur’an-ı Kerim, 3/64) Hz.Muhammed peygamberliğini açıklamadan önce hiçbir aristokratik iddiada bulunmamıştır. Bu da O’nun peygamberlik iddiasını doğrulamaktadır.  Peygamber olduktan sonra ise, eşiyle koşu yarışı yaparken, attığı her adımda, adeta aristokratik tutumu/duruşu kutlu ayaklarının altında ezmiştir.

İslâm aristokrasiyi niteleyen karakteristik tutum ve davranışları kesinlikle yasaklamıştır. Bu husustaki bazı buyruk ve talimler şöyledir: Müminlere merhamet ve tevazu kanatlarını indir. ( (Kur’an-ı Kerim, 15/88) Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir. ((Kur’an-ı Kerim, 26/215) Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz onlar etrafından dağılır giderlerdi. (Kur’an-ı Kerim, 3/159)   "Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter” (Müslim, Birr 32; Ebû Davud, Edeb 35;Tirmizî, Birr 18; İbn Mâce, Zühd 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 491.)  “Mazlumun bedduasından sakın! Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.” (Buhârî, “Meẓâlim”, 9). “Müslüman, onun elinden ve dilinden diğer Müslümanların güvende oldukları kimsedir.” (Buharî, İman, 4) 

Hz.Muhammed’in tebligatı âlemlere rahmet bir nur idi. Ama kabul edilmesini aristokrasi uzun süre engelleyebildi, en azından zorlaştırdı.

Aristokrasinin tapındığı üstünlük hırsı insanların din, hak, adalet, özgürlük, dürüstlük, erdem, sadakat, dostluk, vefa…vb. değerlerini kökten değiştirebiliyor. Bunun tarihî örneklerinden önce, çok güncel bir örneğini aktarmak öğretici olabilir:

14 Şubat 2021’de 90 yaşında ölen Arjantin eski devlet başkanı Carlos Menem “başlangıçta Müslümandı. Sonra 1989’da başkan olmak için ülke anayasasının gereği olarak Katolik Hristiyan oldu.” Menem 10 yıl devlet başkanlığı yaptı. Öldüğünde Müslüman mezarlığına gömüldü. https://www.aa.com.tr/fr/monde/argentine-lancien-pr%C3%A9sident-carlos-menem-inhum%C3%A9-dans-un-cimeti%C3%A8re-musulman-/2147409

Eski devlet başkanı Carlos Menem İslâmî usûllere göre defnedildi. Suriyeli sünnî bir Müslüman aileden gelen Menem, kendisini 1989’da başkanlığa ulaştıran politik kariyerine devam etmek için Katolik Hristiyan oldu.

Carlos, kızı Zulemita’nın ifadesine göre, Hristiyandı. Fakat oğluyla aynı mezarlıkta yatmak için Müslüman mezarlığına gömülmüştü. https://www.saphirnews.com/Argentine-pourquoi-l-ex-president-catholique-Carlos-Menem-est-enterre-dans-un-cimetiere-musulman_a27833.html

İslâm Dîni’ne karşı çağdaş önyargıların etkisiyle görüşleri bozulan aydınlar kendilerini sorgulamalıdır.  

İslâm insanlara hitap ediyor. Robotlara yüklenecek bir program değildir. Mecelle İslâm Hukuku'nun en temel kurallarını verir. Onda şöyle bir hüküm vardır: "Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz." Yani, (inanç esasları hariç) zaman değiştikçe hükümler de değişebilir. İslâm'ın anlaşılmasında ve yaşanmasında tarihî açıdan siyasî akımların ve bozguncu faaliyetlerin etkileri belirleyicidir. İslâm Medeniyet birikimini oluşturan inanç, ahlâk, ibadet ve hukuk yönünden İslâm alimleri arasında düşünce farkları vardır ve önemlidir, ama bunlar arasında düşmanlık yoktur. Bu genelleme cümlesine aykırı örnekler de vardır, ancak insan dediğimiz varlık gündelik hayatında kıytırık meselelerde dahi birbirine olmadık haksızlıklar, zulümler, şeytanlıklar yapabiliyor. Sevgilisini öldürüyor, kardeşini dolandırıyor, eşine-evladına fuhuş yaptırıyor, kendi sağlığına son derece aykırı hareketlerde bulunabiliyor. Bunlarda hangi dinin ne etkisi var? Dine dayandırılan ihtilaflar siyasetten, menfaat çatışmasından, bozguncu çabalardan veya cehaletten kaynaklanır. Bunun en aşağılık örnekleri son asırda bolca görüldü/görülüyor. Hindistan'da Kadiyaniliği İngilizler kurdular, Irak'ta Kesnizani'yi ABD kurdu; BOKOHARAM, el Kaide, DEAŞ...hepsi operasyonel örgütlerdir. Bunlar bizim gibi Müslümanlara müşrik diyorlar. Düşmanlık, ihtilaf, çekişme yeryüzünde insan nefes aldığı müddetçe devam edip gidecek. İslâm'a gelince, bize kardeş olduğumuzu bildiriyor. İnsan ortak paydası sözkonusu olduğunda, kafirleri bile dışlayamayız. Kafirlere sadaka verebiliriz. Bazı dînî eksiklerimizin/yanlışlarımızın cezasını kafir kölelere hürriyetini vererek öderiz. Temel sosyal koruma denilen ve 2009-2010’lardan bu yana öne çıkan yoksullara, engellilere, dul ve yetimlere, göçmenlere, yaşlılara yardım programı İslâm’da başlangıçtan beri vardır. Fakat kardeşlik ilişkisi salt Müslümanlar arasında yaşanılması gereken derin duygudur. 

 

İslâm’ın "buna böyle inanacaksın" diye bir önerisi yoktur. Tefekkür edeceksin, tefekkuh edeceksin, tezekkür edeceksin (yani derinine derinine düşüneceksin). İslâm bize bunu öğretiyor. Müslümanların temel görevlerinden birisi dünyayı imar etmektir. Nitekim İslam kültürünün belirleyici olduğu dönemde matematik, biyoloji, mekanik, kimya, fizik, astronomi, muhasebe, sosyoloji gibi bilimleri Müslümanlar geliştirdiler. Hatta fabllerin en klasik eserleri Müslüman yazarlara aittir.

Ama şimdi?

Bir kere Müslümanların geri kalması dinlerinden kaynaklanmıyor. Son derece dinle alâkasız bir alandan örnek vereyim: Öğrencilerin kopya çekmesi normal anormalliklerden. Bunu da mı Müslüman olduğumuz için yapıyoruz? Geri kalmış ülkeler arası karşılaştırmalı bir analizinde bir gayr-i müslim bile Müslümanların geri kalmasının dinlerinden kaynaklanmadığını belirtiyor.???  

Çatışmalara gelince: Güney Asya ve Güney Amerika'daki çatışmaları gözardı edemeyiz. 

Batı din savaşlarını asla bırakmadı. Sadece dini ideolojiye çevirdi. Kapitalizm, faşizm, komünizm Batı'nın yeni dinleridir. Bunun için de kendi aralarında ve çıkar bölgelerinde çatır çatır savaşıyorlar. Napolyon Savaşları, 1.ve 2.Dünya Savaşları, Kore Savaşı, yakın zamanlara kadar süren Güney Asya savaşları Batı'nın ambalajlı vahşetleridir. IMF, Dünya Bankası, DTÖ Batı'nın yeni savaş karargâhlarıdır. Batı dini isyan kültürüne, çıkarcılığa ve ideolojiye indirgemiştir, bunun için insanlığa her türlü kötülüğü yapmaktadır. 

Batı'da haya-merhamet yoktur. Finansal piyasalar dünyayı covid-19'dan fazla tehdit ediyor. Günlük hareket halindeki finansal sermaye 8-10 trilyon dolar civarında. Bunlar insanlık için veba, sıtma, kolera salgınından beter. Dünyada açlık çeken insan sayısı 800 milyondan fazla. Yılda yaklaşık 9 milyon insan açlıktan ölüyor. Batı'da aile dağılmış, ilişkiler dipsiz ahlâksızlık alanına dönüşmüş. Cinsî sapıklıklar insan hakları arasında sayılıyor. Atom bombasını, nötron bombasını, biyolojik-kimyasal silahları ve insan onuru ile bağdaştırılamaz ideolojileri üreten Batı. İnsanlık için en tehlikeli alanlardan birisi Batı'nın ilaç sanayii.

Peki ya teknolojileri?

Keşke 16.yy'da duraklamaya uğramasaydık da teknolojiyi biz Müslümanlar geliştirseydik. Ama Batı Haçlı Seferleri, Endülüs, Sicilya, Osmanlı üzerinden İslâm bilgi birikimini kendilerine aktarmayı başardı. Başardı da ne oldu. Afrika'yı açlık kıtası haline getiren Batı'dır. 17.yy'da Afrika Batı ile aynı düzeyde refaha sahipti. Yoksul ülkelere Batı'nın verdiği her 1 dolar 6 dolar olarak dönüyor. Daha 1950-80 arasında Güney Asya'yı kan gölüne çeviren Batı.

Peki Batı kötüyse, bu bizim iyi olduğumuz manasına mı gelir?

Hayır.

Bir temel yanlış var: Freud'ün bütün gözlemlerini hasta insanlar üzerinde yapması gibi, bugünkü aydınlar da bütün genellemelerini bugünkü İslâm toplumları üzerinden yapıyorlar. İyi ama, buradan yapsak bile, bu İslâm'a nispeti son derece yanlış, yetersiz ve bozuk İslâm toplumları hâlâ utanmayı biliyor. Hâlâ merhameti biliyor. Müslümanlar açısından dolandırıcılık, zina, kadın-insan ticareti...utanılacak davranışlardır. Oysa Batı bunların bir kısmını özgürlük sayıyor, bir kısmı rüşvet ve finansal piyasa oyunları gibi trilyon dolarlar düzeyinde çalıp çırpma alanıdır. Bir kısmı da "piyasa" diye taptıkları tanrının icadıdır. Kripto para piyasası gibi. 

Batı dünyanın su kaynaklarını eline geçirmeye çalışıyor. Bu kadar canavar. İklim değişikliğinin ve su döngüsünün hızlanmasının sebebi o yoksul İslâm ülkeleri mi?

Nihayet, Peygamber Efendimizin mescidinde Hristiyanlar Peygamber Efendimizin izniyle kendi dinlerine göre ibadet ettiler. Müslüman, dininden dolayı kimseye düşmanlık duymaz. Düşmanlık hakimiyet alanında olur, din alanında değil. İslâm’a göre bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Kim de bir insanın canını kurtarırsa bütün insanların canını kurtarmış gibi olur. (Kur’an-ı Kerim, 5/32)

 

Kur’an-ı Kerim’de önceki peygamberlerin çağrısını engelleyenlerin hep o toplumlardaki aristokratlar olduğu bildirilmektedir. (Kuran-ı Kerim, 7/59-93) Hz. Muhammed de mücadelesini doğrudan ve öncelikle aristokrasiye karşı yapmıştır. Kendisine gelen vahiylerde aristokrat azgınlar sıfatlarıyla, zamir olarak veya ismen belirtilerek yerilmiş, Allah’ü Teâlâ’nın gazabı ve azabı ile tehdit edilmişlerdir. (Kur’an-ı Kerim, 80/1-12; 96/6-18; 74/11-26; 111/1-5) Bu Zât’ın Mekke aristokrasisinden kendisine güç aktarmaya çalışmak yerine, o putları, servetleri ve akraba toplulukları ile ululuk taslayanlara/aristokratlara meydan okuması önemle dikkat edilmesi gereken bir husustur. Ki, Hz. Muhammed’in hayatı boyunca sosyal güç geçirme çabası ve iddiası hiç olmamıştır. Sosyal güç geçirecek kuvvet-kudret elde ettiğinde de hiç böyle davranmamıştır.

 

Bu gerçeğin tarihî örneklerini aşağıda özetleyerek not edeceğim.  

 

 

EBÛ CEHİL

Kureyş’in Mahzûm koluna mensuptur. İslâmiyet’e düşmanlığı sebebiyle Hz. Peygamber tarafından Ebû Cehil şeklinde adlandırılmıştır. Dârünnedve (şehir meclisi) üyesi olan Ebû Cehil, Resûl-i Ekrem’in davetine başından beri karşı çıkmış ve Müslümanlar aleyhinde hazırlanan bütün komplolarda yer almıştır. Velîd b. Mugīre ile Ebû Cehil, kendi kabilelerine mensup olmayan birinin peygamberliğini hazmedemedikleri için Hz. Muhammed’e inanmayacaklarını açıkça söylemişlerdir.

Bir gün Peygamber Efendimizin amcası Hamza avdan dönüyordu. Bir kadın Ebû Cehil’in Hz.Muhammed’e sövdüğünü haber verdi. Hamza’nın yeğenine haaa! Hamza Ebû Cehil’i adamlarıyla bir mecliste buldu. Üzerine atıldı. Elindeki yayla Ebû Cehil’in kafasını kırdı. Ebû Cehil’in adamları yerlerinden fırladılar. Ama daha şiddetli bir kavgayı Ebû Cehil önledi. “Ben gerçekten Hamza’nın yeğenine ağır sözler söylemiştim, bırakın Hamza’yı” dedi. Hamza oradan ayrıldı. Adamlarıyla oturan Ebû Cehil’in üzerine atılıp “Demek O’na söversin! Haydi yiğitsen bana karşılık ver. Haydi sen de bana vur!” dediğinde gayreti bir açıdan aristokratik idi. Ebû Cehil bir Haşimî’ye nasıl hakaret eder? Ebû Cehil gayet zeki bir müşrik idi. Adamlarına “şimdi bu öfkeyle gider Müslüman olur, geri durun” demişti. O da Mekke aristokrasisini İslâm’dan korumaya çalışıyor.

Ticarî nüfuz ve servetinden güç alan Ebû Cehil hayatı boyunca İslâmiyet aleyhinde çalıştı, halkın Müslüman olmasını engelledi, Müslüman olanları da inançlarından vazgeçirmeye gayret etti. İslâmiyet’i kabul eden kişi toplumda itibarlı biri ise ona saygınlığını yitireceğini söyleyerek, ticaretle uğraşıyorsa kendisini iflas ettirmekle tehdit ederek, güçsüz ve kimsesiz ise onu döverek İslâm’dan döndürmeye çalıştı. Ashaptan Ammâr’ın annesi Sümeyye’yi şehid etti. 

Ebû Cehil Mekke’ye gelen yabancılara karşı son derece merhametsiz davranırdı. Bir defasında, malını satmak için Mekke’ye gelen bir tüccarın malına düşük fiyat biçti. Başka müşteriler O’ndan korktukları için daha fazla fiyat veremediler. Zor durumda kalan tüccar Hz. Peygamber’e giderek durumunu anlattı ve O’nun sayesinde malını değeriyle sattı. Ebû Cehil bunu duyunca Hz. Peygamber’in evine gidip kendisiyle kavga etti.

Ebû Cehil, Müslümanlara karşı başlatılan boykotla onların Ebû Tâlib mahallesinde üç yıl boyunca tecrit edilmesine önderlik etmiş, dışarıdan yapılmak istenen yardımlara da engel olmuştur. Resûlullah’ın Medine’ye hicretine mâni olmak için Dârünnedve’de yapılan toplantıda, O’nun her kabileden seçilecek gençler tarafından öldürülmesini teklif eden ve hicret gecesi evini muhasara altına alarak öldürülmesini planlayan da yine Ebû Cehil’dir.

Bedir Savaşı’na katılan Mekkelilerden savaşa karşı olanlar vardı. Şam’dan gelen kervan Müslümanların eline geçmekten kurtulup Medine havalisinden uzaklaşınca bir kısım Mekkeliler artık savaşa lüzum kalmadığını, geri dönmelerinin daha uygun olacağını savunuyorlardı. Ebû Cehil buna şiddetle karşı çıktı. “Bedir’e varırız, develeri keser şarap içer, rakkaseleri (dansözleri) oynatırız. 1 hafta orada kalırız. Böylece Araplar bizim üstünlüğümüzü anlarlar, o zaman döneriz.” Tam bir aristokrat gâvurluğu!

Ebû Cehil, müşriklerin muharebe ihtiyaçlarının büyük bir kısmını bizzat karşıladığı Bedir Savaşı’nda Ensar’dan Afrâ Hanım’ın kahraman oğulları Muâz ve Muavviz’den öldürücü darbeyi aldı. Abdullah İbn-i Mesud da kafasını gövdesinden ayırdı. Kafasını gövdesinden ayırmak için göğsüne oturan Abdullah bin Mesud’a “çoban çok yüksek yere çıktın!” diyor. Son anında dahi aristokrat tavrını sürdürüyor. Hz. Peygamber Ebû Cehil’i bu ümmetin firavunu olarak nitelemiştir. 

Fakat…   

Müslümanlığı kabul eden annesi Esmâ bint Muharribe 13 yılı civarında (634) vefat etmiş, Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olan oğlu İkrime ise meşhur bir vali ve kumandan olarak İslâm’a hizmet etmiştir.

MEHMET ALİ KAPAR, https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-cehil

Ebû Cehil’in aristokrat alçaklığının sınırını gösteren ilginç bir hikaye Sümeyye ve eşi Yâsir’in şehit edilişleridir. Aristokratlar kendileri gibi olmayan insanların dirayetli, kararlı, yiğit ve saygın kişiliklerine ve bu niteliklerine uygun davranışlarına asla tahammül edemiyorlar, çıldırıyorlar. İnancını savunan bir Sümeyye ve Yâsir zaten şirret, zalim ve inatçı olan Ebû Cehil’in tarihî zulüm örneklerinden birisine maruz kalıyorlar. Mekkeli müşrik aristokratları anlatırken ara yere ilk şehidimiz Hz. Sümeyye’yi almak uygun olacak. Böylece İslâm dünyayı değiştirirken neler oldu daha iyi anlayacağız.

 

SÜMEYYE BİNT-İ HUBBAT

Sümeyye, Ebû Cehil’in amcası Ebû Huzeyfe b. Mugīre’nin kölesiydi.  Sümeyye’nin kocası kendisi gibi ilk Müslümanlardan olan Yâsir b. Âmir’dir. Yemenli  olan Yâsir o dönemin âdetlerine göre Mekke’ye yerleşebilmek için   Benî Mahzûm kabilesinden Ebû Huzeyfe’nin himayesine girmişti. Ebû Huzeyfe bir süre sonra câriyesi Sümeyye’yi Yâsir’le evlendirmiş ve bu evlilikten Ammâr dünyaya gelmişti.

İslâmiyet’in ilk dönemlerinde Dîn’e davet gizlice yürütüldüğünden, Müslümanlar kimliklerini açığa vurmamışlardı. Ancak Dîn’in ilân edilmesi emri gelince ilk Müslümanlar yeni dine girdiklerini açıkladılar. Sümeyye, Yâsir ve Ammâr ilk Müslümanlardandı.  Ayrıca Sümeyye ve Ammâr Mekke’de Müslümanlığını açıkça ilân eden ilk yedi kişi arasında zikredilmektedir. Hz. Peygamber dahil olmak üzere, bu yedi Müslüman Hz. Ebû Bekir, Bilâl-i Habeşî, Habbâb b. Eret (veya Mikdâd b. Amr), Suheyb b. Sinân, Ammâr ve annesi Sümeyye’dir. Resûl-i Ekrem ile Ebû Bekir dışındakiler, kendilerini koruyacak kimseleri bulunmayan köle durumunda olduklarından, İslâm’ın ilk dönemlerinde ağır işkenceler gördüler.

Ebû Huzeyfe, Sümeyye’yi yeğeni Ebû Cehil’e verdi ve böylece Sümeyye Ebû Cehil’in kölesi oldu. Yâsir ve Ammâr da Ebû Cehil’in sülâlesi Mahzumoğulları’nın emri altında bulunduğundan hakarete uğruyor ve işkenceye mâruz kalıyorlardı. Bir gün Mekke’deki Ebtah bölgesinde kızgın güneşin altında işkence gördükleri sırada Resûlullah onların yanına gelerek, “Ey Yâsir ailesi, dayanın! Müjdeler olsun ki yeriniz elbette cennettir” demiş,   onlar da bu müjdenin sevinciyle zulümlere sabretmişlerdi. Sümeyye yaşlı olmasına rağmen işkenceler karşısında direndi ve müşriklerin isteklerini kabul etmedi. Ebû Cehil fiziksel işkence yanında kendisine hakaret etti. İman etmesinin sebebinin başka şeyler olduğunu söyleyerek namusuna dil uzattı ve sonunda Sümeyye’yi edep yerinden mızraklayarak şehid etti. Böylece Sümeyye İslâm tarihinde şehitlik mertebesine erişen ilk insan ve ilk kadın   oldu. Bu olay muhtemelen 615 yılında vuku bulmuştur. İslâm tarihinde şehitlik mertebesine ilk defa bir kadının ulaşması önemli bir hadise olarak değerlendirilir. Hz. Peygamber, Sümeyye’nin yiğitliğini unutmamış, Ebû Cehil, Bedir Gazvesi’nde öldürülünce Ammâr b. Yâsir’e, “Allah anneni öldürenin hakkından geldi” demiş, Ammâr’ın da ileride şehid olacağını haber verirken O’na, “Sümeyye’nin oğlu” diye hitap etmiştir. “Sümeyye’nin oğlu!”, ne büyük iltifat! İslâm’ın ilk şehidi, ilk kadın şehit Sümeyye’nin oğlu Ammar da şehadetle yüceltildi. Böylece Peygamber Efendimizin verdiği geleceğe ilişkin bir mucize haber gerçekleşti. 

Yâsir, Sümeyye’den hemen sonra işkenceyle, oğlu Ammâr da Sıffîn Savaşı’nda şehid olmuştur. 

 AYNUR URALER, https://islamansiklopedisi.org.tr/sumeyye-bint-hubbat

EBÛ SÜFYÂN

 

Miladî 565’te Mekke’de doğdu. Annesi Safiyye bint Hazn el-Hilâliyye, babası Kureyş kabilesi ileri gelenlerinden Harb b. Ümeyye’dir. Çocukluğu Mekke’de refah içinde geçti. 

Ebû Süfyân babası gibi ticaretle meşgul oldu. Okuma yazma bilen çok az sayıdaki Mekkeli’den biriydi. Kısa sürede kendini kabul ettirerek görüşüne başvurulan, sözüne güvenilen, kabilesinin ticaret işlerini yöneten bir Kureyş büyüğü durumuna geldi. Resûlullah’ın peygamberliğini ilân etmesinden sonra, diğer Kureyş aristokları gibi, O da İslâm’a cephe aldı. Zaten Ebû Süfyan’ın sülalesiyle Hz.Peygamber’in sülalesi arasında öteden beri üstünlük yarışı ve husûmet vardı. 

İslâmiyet’in Mekke’de hızla yayılması Kureyş Kabilesi’ni endişeye sevkedince, yeğenini davasından vazgeçirmek üzere Ebû Tâlib’e gönderilen heyetlerde ve Dârünnedve’de toplanıp Hz. Muhammed’in öldürülmesine karar veren müşrikler arasında Ebû Süfyân da yer aldı. Mekke’deki siyasî nüfuzu sülalesine, zenginliğine ve kendi kaabiliyetine bağlanıyor. 

Ebû Cehil’in Bedir’de öldürülmesi üzerine Ebû Süfyân Mekke müşriklerinin reisi oldu. Kureyş, Bedir mağlûbiyetinin intikamını bir an önce alma görevini O’na verdi ve bu savaşa sebep olan Suriye kervanındaki malları Müslümanlara karşı yapılacak savaşın masraflarına tahsis etti.

Bedir Savaşı’na sebep olan ticaret kervanı Ebû Süfyan’ın başkanlığında Mekke’ye dönerken Müslümanlar tarafından ele geçirilmek istenmiş, kervan başka bir yol izleyerek ele geçirilmekten kurtulmuş, ancak özellikle Ebû Cehil’in şirret tutumu sebebiyle savaş meydana gelmişti. 

Ebû Süfyân, Uhud Savaşı’nda müşriklerin reisi ve ordu komutanı idi. Bu savaşta müşrikler, sonuçsuz bir galibiyet kazandılar. Sadece Müslümanların daha çok şehit verdiği bir savaş oldu. Hz.Hamza’nın Vahşî tarafından şehid edilmesi Kureyş’in intikam duygularına uygun geldi. Ebû Süfyân Hendek Gazvesi’nde de Kureyş’in kumandanlığını yaptı.  Uhud ve Hendek savaşları Müslümanların en zor durumda kaldıkları savaşlar idi ve bu savaşlarda Mekkeli müşriklerin lideri Ebû Süfyan idi. Bu husus Hz.Peygamber’in Ebû Süfyan’la ilişkilerini anlamak bakımından önemlidir.

Hz. Peygamber Bizans İmparatoru Herakleios’u İslâm’a davet etmek üzere mektup gönderdiği sırada (Mayıs 628) Ebû Süfyân da bir ticaret kafilesi ile o civardaydı. Herakleios Resûlullah’ın mektubunu alınca O’nun kavmine mensup biriyle görüşmek istedi. O ara Gazze’de bulunan Ebû Süfyân ve kafiledeki arkadaşları İmparator’un isteği üzerine Kudüs’e getirildiler.   Herakleios Ebû Süfyan’a Hz. Peygamber’in soyu, ahlâkı, Müslümanlığı kabul edenlerin sosyal durumu, sayılarının çoğalıp çoğalmadığı, Müslüman olduktan sonra dinden dönenlerin bulunup bulunmadığı, neleri emrettiği, O’nunla yaptıkları savaşlarda kimin galip geldiği gibi hususlarda çeşitli sorular sordu. Ebû Süfyân sonraları bu görüşmeyi anlatırken, aslında Herakleios’a yalan söylemek istediğini, arkadaşlarından utandığı için doğruyu söylediğini açıklamıştır. 

Herakleios Peygamber Efendimizin peygamberliğini açıklamadan önce yalan söyleyip söylemediğini de sormuş, “söylemezdi” cevabını alınca, “günlük hayatında yalan söylemeyen Allah hakkında hiç yalan söylemez” demiştir. İslâm’ın kıyısından dönen Herakleios’un bu tercihi de aristokratik etkilerin gücünü göstermektedir.

Mekke’yi fethetmek üzere harekete geçen İslâm ordusu Mekke yakınında Cuhfe’de karargâh kurmuştu. Gece vakti İslâm ordusu hakkında keşfe çıkan Ebû Süfyân çocukluk arkadaşı Abbas b. Abdülmuttalib’le karşılaştı. O’nun korumasında Hz. Peygamber’in huzuruna çıktı ve İslâmiyet’i kabul etmek zorunda kaldı. Fakat bu kabul Ebû Süfyan’da içten bir tasdik yaratmamıştı.

Hz. Peygamber, Huneyn Savaşı’nda elde edilen ganimeti dağıtırken  müellefe-i kulûbdan olan (kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenilen) kişilerle birlikte Ebû Süfyân’a ve  oğulları Yezîd ile Muâviye’ye de yüksek miktarda bağışta bulundu.

Ebû Süfyân Tâif Muhasarası’na katıldı ve bu sırada bir gözünü kaybetti. Hz. Ebû Bekir’in halife olmasına karşı çıkan Ebû Süfyân daha sonra O’na biat etti. Yetmiş yaşlarında iken Suriye’nin fethine gönderilen orduya katıldı. Yermük Savaşı’nda ilk anlarda bozguna uğrar gibi olan İslâm askerlerini cesaretlendirmek için gayret sarf etti.

20 Ağustos 636’da cereyan eden Yermük Savaşı’nda ilk safhalarda İslâm ordusunda bir gerileme yaşandı. Fakat Halid bin Velid’in savaş taktikleri belirleyici oldu ve Bizans ordusu ağır bir yenilgiye uğradı; başkumandan Theodoros ve çok sayıda asker öldürüldü, sağ kalanlar Filistin, Antakya, Halep, el-Cezîre ve İrmîniye taraflarına kaçtı.

Ebû Süfyân 651-52’de Medine’de vefat etti. 

 
İRFAN AYCAN, https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-sufyan

 
EBÛ LEHEB

 

Hz. Peygamber’in amcası ve en azılı düşmanlarından biri. (ö. 2/624)

Babası O’na, güzelliği sebebiyle ateş gibi parladığı veya öfkelendiği zaman yanakları kızardığı için “Ebû Leheb” (alev babası) demiştir.

Mekke’nin ileri gelenleri arasında yer alan Ebû Leheb İslâmiyet’ten önce Resûl-i Ekrem’in dostuydu ve iki oğlu Utbe ile Uteybe’yi O’nun kızları Rukıyye ve Ümmü Külsûm ile evlendirmişti. Ancak Hz.Muhammed peygamber olduktan sonra Ebû Leheb en şiddetle düşmanlarından oldu, O’nun düşmanlarıyla iş birliği yaptı.  “Bundan böyle en yakın akrabalarını ikaz et” (eş-Şuarâ 26/214) meâlindeki âyet nâzil olduğunda, Hz.Peygamber akrabalarını davet edip peygamber olarak gönderildiğini söyledi. Bunun üzerine Ebû Leheb küstahça bir konuşma yaparak O’nu, kendilerini atalarının dininden döndürmeye çalışmakla suçladı. Bir başka gün de Hz. Peygamber’in Safâ tepesinde topladığı kavmini İslâmiyet’e davet etmesine sinirlenerek, “Yazıklar olsun! Bizi böyle boş sözler için mi buraya çağırdın” diye tepki gösterdi. Peygamber Efendimize seviyesiz kötülükler yapmaya çalışıyor, kötü komşuluk ediyordu. Karısı Ümmü Cemîl de Resûl-i Ekrem’e eziyet etmekte kocasından geri kalmazdı. Ebû Leheb, Hâşimîler’in boykot edildiği dönemde ekonomik açıdan zor durumda kaldığını söyleyerek onlardan ayrıldı ve müşriklerin safında yer aldı. Yani, kabile/sülale bağlarının çok kuvvetli olduğu Mekke toplumunda tercihini aristokratlardan yana kullandı.

Ebû Tâlib’in ölümünden sonra Hâşimîler’in reisi olan Ebû Leheb, kabile içi dayanışmayı sağlama mecburiyetinden dolayı, Hz. Peygamber’i himaye etti. Ancak bu durum uzun sürmedi; yine aristokratların safına geçti. Mekke aristokrasisinin dînî, ticarî ve kültürel sert noktası olan putlar ve müşrikler aleyhindeki sözlerinden dolayı Hz. Peygamber’i himaye etmekten vazgeçti.  Ebû Leheb’in bu davranışı üzerine zor durumda kalan Hz. Peygamber kendisini himaye edecek birini aramak üzere Tâif’e gitti. Yapayalnız ve korumasız bırakıldığında dahi İslâm’ı tebliğinden asla vazgeçmiyor. Bu, son derece önemle not edilmesi gereken bir husustur.    

 

Bedir Gazvesi’ne katılmayan Ebû Leheb yerine Âs b. Hişâm’ı gönderdi. Bedir’de müşriklerin bozguna uğradığını öğrendikten birkaç gün sonra Mekke’de öldü. 

Ebû Leheb’in kızı Dürre müslüman olarak Medine’ye hicret etmiş, oğulları Utbe ile Muattib Mekke’nin fethinden sonra İslâmiyet’i kabul etmişlerdir.

MEHMET ALİ KAPAR, https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-leheb


AKRA’ BİN HABİS

 

Temîm Kabilesi’nin reislerindendi ve Araplar arasında önemli bir mevki ve itibara sahipti. Câhiliye döneminde hakemlik yapar, elinden geldiğince adaletle hükmederdi. Mecûsî olan Akra‘, 8. yılın Ramazan ayında (Ocak 630) Mekke’nin fethinden önce İslâmiyet’i kabul etti.  Yani, İslâm’ın zuhurundan 20-21 sene sonra Müslüman oldu. Aristokrat değerler ve ilişkiler en açık sağduyuları bile kilitleyebiliyor. Hz. Peygamber’in kalplerini İslâm’a ısındırmak için ganimetlerden büyük pay ayırdığı şahıslar (müellefe-i kulûb) arasında O da vardı.

Akra‘ b. Hâbis cesur ve başarılı bir kumandandı, fakat sert bir mizaca sahipti. 

AHMET LÜTFİ KAZANCI, https://islamansiklopedisi.org.tr/akra-b-habis

 

 

VELİD BİN MUĞİRE

Babasının kabiledeki mevkii dolayısıyla çocukları şan, şeref, şöhret ve zenginlik bakımından ayrı bir zümre teşkil ediyordu. 

Velîd aklı, dirayeti, güzel konuşması, gelişmiş şiir zevki, çocuklarının fazlalığı ve zenginliğiyle de Kureyş içerisinde temayüz etmişti. O’nun Mekke ile Tâif arasındaki sulanabilen bahçelerinde yıl boyunca meyve ve sebze yetiştirilirdi. Ticaretle de uğraşırdı. Velîd, Hâşimoğulları ile rekabet etmek için hac zamanı Mina’da büyük bir ateş yaktırır ve hacılara yemek ikram ederdi. Hâşimoğulları’nın Mekke’de hacılara sunduğu hizmetler onlara büyük bir saygınlık sağlıyordu.

Kureyş’in reisi Abdülmuttalib’in vefatı üzerine O’nun yerini almak istedi. Kâbe’nin yıkılıp yeniden yapılması işini başlatan da Velîd’tir. Diğer taraftan, Kâbe örtüsünü bir yıl kendisi, bir yıl diğer Kureyş liderleri değiştiriyordu.   

Velîd, şarap içmezdi, bunu aile fertlerine de yasaklamıştı, Kâbe’ye girerken pabuçlarını çıkaran ilk kişidir. Kureyşliler O’na “Kureyş’in göz bebeği” derdi. 

Velîd b. Mugīre, Hz. Peygamber’in davetine şiddetle karşı çıktı. Kibir, bencillik ve ihtirası yüzünden şirk ile ruhu kirlenip tabiatı bozulduğundan, Kur’ân-ı Kerîm için sihir dedi, Kur’an’ın hasmı ve Resûl-i Ekrem’in rakibi oldu. Putperestliğin hâmisi Ebû Cehil’e akıl hocalığı yaptı. Kendisinin, “Nasıl olur, ben Kureyş kabilesinin büyüğü ve başkanı olduğum halde bir kenara bırakılayım da Muhammed’e vahiy gelsin! Nasıl olur, Ebû Mes‘ûd Amr b. Umeyr es-Sekafî kabilesinin reisi de bir yana bırakılsın!” diye Hz.Muhamed’in peygamberliğine karşı çıktı.  Aristokrat zihniyet işte budur.

Velîd, Kureyşliler’in Resûlullah’a karşı düşmanca faaliyetlerine aktif biçimde katıldı. Hz. Peygamber’in amcası Ebû Tâlib’e üç defa başvuran Kureyş heyetinde O da yer aldı. Üçüncü gidişlerinde Velîd yanında genç ve yakışıklı oğlu Umâre’yi de götürdü. Heyettekiler, Ebû Tâlib’den, çılgın bir istekte bulundular. Hz. Muhammed’in yerine bu genci alıp öldürülmek üzere yeğenini kendilerine teslim etmesini istediler. Ebû Talib’in bu çılgın öneriye cevabı ilginçtir: “Siz benim yeğenimi öldürmek üzere alacaksınız, ben sizin oğlunuzu beslemek üzere alacağım, öyle mi?”

Câhiliye devri şiirini ve Arap dilinin inceliklerini çok iyi bilen Velîd, hac mevsiminde Mekke’ye gelecek kişilere söylenmek üzere Kureyşliler’in Muhammed hakkında bir fikir etrafında toplanmalarını istemişti. Kendi görüşünün oluşması için günlerce düşündü; Kureyşliler’in ileri sürdüğü kâhin, deli, şair gibi nitelemelerin doğru olmadığının hemen anlaşılacağını belirttikten sonra, “En iyisi O’nun evlâdı babadan, kardeşi kardeşten, karıyı kocadan, kişiyi ailesinden ayıran bir büyücü olduğunu söyleyelim” dedi.  Yani Hz.Muhammed aleyhine Kureyş aristokrasisinin oydaşlığını sağlıyor.

Çocuklarından Hişâm Mekke fethinde, Velîd b. Velîd Bedir’den sonra, Hâlid 8 (629) yılında İslâm’ı kabul etmiştir. Velîd’in iki kızı Fâhite ile Fâtıma da fethin ardından Müslüman olmuştur.

MUSTAFA FAYDA, https://islamansiklopedisi.org.tr/velid-b-mugire

 

UTBE BİN REBÎA

 

 

Mekke’de görüşüne değer verilen, cömert, hatip ve şair kişilerden birisiydi. Câhiliye şairlerinden Tâifli Ümeyye b. Ebü’s-Salt, Utbe’nin peygamber olduğunu iddia ederdi. Kendileri peygamber olsalar itiraz etmeyecekler, çünkü peygamberlikleri aristokrat konumlarını güçlendirecek!

Utbe b.Rebîa Ebû Süfyân’ın kayınpederidir, yani Hz.Hamza’nın ciğerini çiğneyen meşhur Hind’in babasıdır. Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam’ın katıldığı Hılfü’l füduul (Erdemliler Sözleşmesi) denilen hareketin de içinde yer almıştı. Mekke aristokrasisinin yönlendirici figürlerinden birisiydi. 

Hz. Muhammed’in peygamberlik iddiasından vazgeçirilmesi için Ebû Tâlib ile görüşen Kureyş heyetinde yer aldı. Resûl-i Ekrem’i yumuşaklıkla davasından vazgeçirmeye çalıştı. Nitekim Utbe’nin gizlice Hz. Peygamber’in Kur’an okuyuşunu dinlediği nakledilmektedir. Resûl-i Ekrem, Tâif’ten ayrılırken saldırıya uğradığında sığındığı bahçenin sahipleri Utbe ve kardeşi Şeybe’dir.    

Bedir Savaşı’nda Utbe, savaşa karşı olmakla birlikte, Ebû Cehil’in O’nu ayıplaması üzerine oğlu Velîd ve kardeşi Şeybe ile mübârezeye çıktı. Mübareze ordular savaşa başlamadan önce teke tek yapılan çarpışmalardır. Onlara karşı Hamza, Ali ve Ubeyde b. Hâris meydana çıktı. Utbe, kardeşi ve oğlu öldürüldüler. Yetmiş yaşında iken katledilen Utbe’nin cesedi Bedir’de öldürülen diğer müşriklerle birlikte kör bir kuyuya atıldı. Utbe’nin oğullarından Ebû Huzeyfe, Bedir Savaşı’nda Müslümanların safında yer aldı. 

Hz. Peygamber Müslümanlara işkence eden, İslâm dinine şiddet ve baskı yoluyla karşı koyan bazı müşriklere beddua etmiştir. Bu beddualardan birinde Resûl-i Ekrem, Utbe b. Rebîa’yı da saymış, bunların hepsi Bedir Savaşı sırasında öldürülmüştür. 

Utbe Câhiliye döneminde dindar göründüğü halde İslâm ortaya çıktıktan sonra iman etmemiştir. Çünkü İslam Utbe ve benzerlerinin Mekke aristokrasisindeki konumlarını onaylamıyordu ve zaten o aristokratik yapının bozulması da İslâm’ın hedeflerinden birisiydi.

ADNAN DEMİRCAN, https://islamansiklopedisi.org.tr/utbe-b-rebia

 

HİND BİNT-İ UTBE

 

Hz. Peygamber ile aynı soydan gelir. Kendisi azılı İslâm düşmanlarından biri olduğu halde, kardeşi Ebû Huzeyfe İslâmiyet’i ilk kabul edenlerden biriydi. Hind ilk evliliğinden kocasının yanlış bir aldatılma şüphesi sebebiyle ayrılmış, mesele doğru anlaşıldığı zaman ise kocasına dönmemiştir.

Eş seçiminde titiz davranan Hind, babasına başvurarak kendisiyle evlenmek isteyenlerin adlarını değil vasıflarını söylemesini istedi ve adaylardan İslâmiyet aleyhindeki faaliyetlerin içinde yer alan Ebû Süfyân’ı seçti. Bu evlilikten de Muâviye ve Utbe adlı oğulları ile Cüveyriye ve Ümmü’l-Hakem adlı kızları dünyaya geldi. Hind İslâm aleyhtarlığı hususunda azgın birisiydi. 

Babası Utbe ve kardeşi Velîd ile amcası Şeybe’yi Bedir Savaşı’nda kaybetti.    Uhud Gazvesi’ne katıldı. Bedir Gazvesi’nde yakınlarını öldüren Hamza’yı öldürmesi için Vahşî b. Harb’e mükâfat vaad eden Mekkelilerden biri de Hind idi. Hind, ciğerini çiğneyeceğini ve organlarından gerdanlık yapıp boynuna takacağını söylediği Hamza’yı öldürdüğü takdirde Vahşî’ye, bütün takılarından ve yanında bulunan mallardan başka, 10 altın vereceğini söyledi. Vahşî de Hamza’yı uzaktan attığı mızrakla şehid ederek karnını yardı ve ciğerini Hind’e götürdü. Hamza’nın ciğerini alıp çiğneyen Hind’in bütün takılarını Vahşî’ye verdiği, bunların yerine, başta Hamza olmak üzere, diğer şehitlerin organlarını keserek gerdanlık ve halhal olarak taktığı, Mekkeli kadınları da böyle yapmaya teşvik ettiği belirtilmektedir.

Hind’in İslâmiyet’e karşı olan düşmanlığı Mekke’nin fethine kadar devam etti.   Ebû Süfyân, bir gece önce İslâm Ordusu’nu görmüş ve karşı konulamayacak bir güçte olduğunu anlamıştı. Bundan dolayı İslâm Ordusu’nun Mekke’ye girişine karşı direnilmemesini istediğinde Hind kocasına hakaret etti. Ancak ertesi gün Müslüman oldu. Mekke’nin fethedildiği gün Müslümanların Kâbe’de sabaha kadar nasıl ibadet ettiklerini seyrettiğini, o güne kadar Kâbe’de Allah’a bu şekilde ibadet edildiğini görmediğini ve bu durumun kararını değiştirmesine sebep olduğunu anlattığı belirtilmektedir.

Ebû Süfyân, karısının henüz Resûlullah’ın yanına varıp Müslüman olduğunu açıklamadan önce öldürülebileceğinden endişe ediyordu. Hind de kıyafet değiştirerek Resûl-i Ekrem’in yanına gitti. O’na biat etmek isteyen kadınların arasına karışarak huzuruna çıktı. Resûl-i Ekrem kadınlardan Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, iftirada bulunmamak ve iyi iş yapma hususunda Peygamber’e karşı gelmemek üzere (el-Mümtehine 60/12) biat etmelerini istedi. Bu karşılaşmada Hind kocasının cimri olduğunu, kendisinin ve çocuklarının bütün ihtiyaçlarını karşılamadığını, bu sebeple ona sormadan malından harcama yaptığını belirterek buna hakkı olup olmadığını sordu. Hz. Peygamber de aşırı gitmemek şartıyla onun malından kendisine ve çocuklarına yetecek kadar bir miktarı alabileceğini ifade etti.   Kadınların zina etmemesi üzerinde konuşulurken Hind söze karışarak hür kadının zina edemeyeceğini söyledi. Sıra çocukları öldürmeme maddesine gelince, “Onları siz öldürdünüz” veya, “Biz onları küçükken yetiştirdik, büyüdükleri zaman sen onları Bedir’de öldürdün” dedi. İftira üzerinde durulurken Hind tekrar söze karışarak şunları söyledi: “İftira çirkin şeydir, sen bize güzel ahlâkı emrediyorsun.” Peygamber’e karşı gelmeme teklifi üzerine de, “Biz bu yüce divana sonradan isyan etmemek niyetiyle geldik” dedi.

Hind’in Peygamber Efendimizle bu görüşmesi O’nun Mekke reislerinden birisinin kızı ve Fetih esnasında reis olan Ebû Süfyan’ın eşi olmaktan ibaret, sıradan bir aristokrat kadın olmadığını göstermektedir. Besbelli, dirayetli bir kadındı. Resûl-i Ekrem’in kendisini iyi karşılaması ve daha önce yaptıkları üzerinde durmaması Hind’i son derece memnun etti. Hind  evine gitti ve bütün putları kırdı. 

Yermük Savaşı’na Ebû Süfyân’la birlikte katılan Hind heyecanlı konuşmalarıyla Müslümanları savaşa teşvik etmiş, bozgun alâmetleri görüldüğü zaman ordunun derlenip toparlanmasında diğer kadınlarla birlikte büyük etkisi olmuştur.

Yermük Savaşı Bizans ile İslâm Devleti arasında vaki olmuştur. Ürdün bölgesinde gerçekleşmiştir. İçlerinde Esmâ bint Ebû Bekir es-Sıddîk, Ümmü Habîbe bint Âs, Havle bint Sa‘lebe el-Ensâriyye gibi kadın sahâbîlerin de bulunduğu  İslam Ordusu muhtemelen 25 bin, Bizans Ordusu ise 80-100 bin kişi civarında idi.   

Yermük Muharebesi’nin başlangıcında İslâm Ordusu’nda bir sarsıntı yaşandı. Askerlerden kaçanlar oldu. Komutan Hâlid b. Velîd  İslâm Ordusu’nun gerisinde bulunan savaşçı kadınlara kaçanları öldürme emri verdi. Hâlid b. Velîd süvarilerine Bizans süvari birlikleriyle piyadelerin arasındaki boşluğa doğru hücum emri verdi ve iki birlik arasındaki irtibatı kopardı. Sonuçta çok şiddetli bir savaşın ardından Müslümanlar kendilerinden çok kalabalık olan Bizans Ordusu’nu bozguna uğratmayı başardılar. Böylece askerî dehasını ortaya koyan Hâlid b. Velîd, Resûl-i Ekrem’in kendisine verdiği “Seyfullah” unvanı yanında bir de Suriye fâtihi unvanını kazandı. 12 Receb 15 (20 Ağustos 636) tarihinde cereyan eden savaşta Bizans Ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Başkumandanları Theodoros ve çok sayıda asker öldürüldü.  

Hind’in daha sonra Ebû Süfyân’dan boşandığı, ticaret yaparak geçimini temin etmek amacıyla hilâfeti döneminde Hz. Ömer’e başvurup beytülmâlden 4000 dirhem borç aldığı, fakat ticarette zarar ettiği belirtilmektedir. Yine Hz. Ömer devrinde oğlu Muâviye Şam valisi olduğu zaman Hind O’nu görmeye gitmiş, Halife’nin Allah rızâsını ön planda tutan bir insan olduğunu hatırlatarak her konuda Halife’yi dinlemesini, kendi yakınlarına gereğinden fazla bir şey vermemesini tavsiye etmiş, aksi halde Ömer’in kendisini azledebileceğini hatırlatmıştır. Hind, Muharrem 14’te (Mart 635) vefat etmiştir.

Hind çok güzel konuşan, akıllı, cesur ve gururlu bir kadındı. Bazı şiir, hicviye ve mersiyeleri günümüze kadar gelmiştir. Zaten, Mekke’nin fethi sırasında kadınlardan bîat alınırken Peygamber Efendimizle yaptığı konuşma aristokrat bir ailenin kızı, Mekke liderinin eşi ve aristokrat kişilikli, lider tabiatlı bir kadın olduğunu göstermektedir. Nitekim, o görüşmede adeta diğer kadınların sözcüsü gibi hareket ettiği belli olmaktadır. 

M.YAŞAR KANDEMİR, https://islamansiklopedisi.org.tr/hind-bint-utbe

 

 

UKBE BİN EBÎ MUAYT

 

Ukbe, İslâmiyet’in doğuşundan önce Mekke’nin zenginleri ve ileri gelenleri arasında yer alıyordu. İslâm’ın ilk günlerinden itibaren Resûl-i Ekrem’in azılı düşmanlarından oldu; O’nu davetten vazgeçirmeye ve yeni Müslüman olanları dinlerinden döndürmeye çalışan en etkili liderlerden biri, hatta kötülükte en şiddetli davrananı idi. Kureyş’in sekiz zındığı arasında sayılır. 

Hz.Peygamber’in Uhud’ta attığı okun yarası ile ölen ve en şiddetli düşmanlarından birisi olarak tanınan Übey b. Halef  ile   Ukbe b. Ebû Muayt sıkı dost idiler. Übey bunun Resûl-i Ekrem’le oturup konuştuğunu, hatta bazı söylentilere göre O’nu yemeğe davet ettiğini ve yemeğinden yemesi için şehadet getirdiğini duymuştu. Ukbe’nin İslâm’ı kabul ettiğini düşünerek çok öfkelenen Übey O’na, “Eğer gidip Muhammed’i açıkça inkâr etmez ve yüzüne karşı hakarette bulunmazsan seninle asla konuşmayacağım” dedi. Bunun üzerine Ukbe, Resûlullah’a bu çirkin hareketi yapmaktan çekinmedi.  Aristokrat ilişkiler ve anlayış işte böyle tutum belirleyici oluyor.

Resûl-i Ekrem, Ukbe’nin kendisini sürekli tâciz etmesi üzerine önde gelen bazı müşriklerin adını da zikrederek şöyle beddua etmişti: “Allahım! Kureyş’ten olan bu topluluğun yaptıklarını sana arzediyorum. Ebû Cehil b. Hişâm’ı, Utbe b. Rebîa’yı, Şeybe b. Rebîa’yı, Ukbe b. Ebû Muayt’ı, Ümeyye b. Halef’i sana havale ediyorum.” Bunların tamamı Bedir Savaşı’nda öldürüldü. 

Ebu Talip öldükten sonra Ebu Leheb akrabalık gayretiyle Peygamberimize sahip çıkacak gibi olmuştu. Ukbe b. Ebû Muayt ile Ebû Cehil Ebu Leheb’i bu kararından vazgeçirdiler.  Yani, aristokrasi kendi statüsünü savunuyor.

Resûl-i Ekrem’e karşı hazırlanan ve O’nu hicrete mecbur eden sûikast esnasında akşam evini saranlar arasında Ukbe de yer almıştı.  Müslümanlara karşı olan düşmanlığını hicretten sonra da sürdüren Ukbe, Bedir’e katılmakta gönülsüz davranan Hakîm b. Hizâm’ı da Ebû Cehil ve Nadr b. Hâris ile birlikte ikna etmişti. Bedir Savaşı’nda esir düştü. Esirlere karşı iyi davranılmasını emreden Hz. Peygamber onlardan sadece ikisini, Ukbe b. Ebû Muayt ile Nadr b. Hâris’i kendisine ve ashabına yaptıkları işkenceler yüzünden ölüme mahkûm etti. 

Hz. Osman’ın babası öldükten sonra annesi Erva bu Ukbe ile evlenmişti.  Ukbe’nin Ervâ’dan Velîd, Umâre, Hâlid, Ümmü Külsûm, Ümmü Hakîm ve Hind adlarında altı çocuğu dünyaya gelmiş, anneleriyle birlikte çocukların hemen hepsi İslâmiyet’i kabul etmiştir. Bunlardan Mekke döneminde Müslüman olan Ümmü Külsûm, Hudeybiye Antlaşması’nın ardından şehir dışındaki bahçelerine gitme bahanesiyle Mekke’den uzaklaşmış ve Medine’ye hicret etmiştir. Aristokrasi kendi statüsü için yığılı kütükler gibi yerinde kalıyor, ama çocuklarının hakkı kabulünü önleyemiyor. 

İSMAİL YİĞİThttps://islamansiklopedisi.org.tr/ukbe-b-ebu-muayt

 

ÜMEYYE BİN HALEF 

Kureyş’in önemli kollarından Benî Cumah’a mensuptur. İslâmiyet’in zuhuru sırasında kardeşi Übey b. Halef gibi Mekke’nin ileri gelenleri arasında bulunuyordu. Mekke müşriklerinin, “Ne olurdu bu Kur’an Ümeyye b. Halef, Mes‘ûd b. Amr, Kinâne b. Abdüyâlîl ya da Mes‘ûd b. Muttalib’e inseydi!” şeklindeki sözleri O’nun toplumdaki itibarlı konumuna işaret etmektedir (Belâzürî, I, 150-151). Aristokrasi devam etsin de varsın birileri peygamber olsun! Zihniyet bu! Ümeyye, Hz. Peygamber’i davasından vazgeçirmek amacıyla müşrik liderleri tarafından girişilen teşebbüslerin hepsinde kardeşiyle birlikte yer aldı. Nitekim Resûl-i Ekrem’in amcası Ebû Tâlib’in yanına farklı zamanlarda giderek yeğenini bu davadan vazgeçirmesini isteyen Kureyş heyeti içerisinde de bulundu. Resûlullah’a Safâ Tepesi’ni altın yaparak bir mûcize gösterirse iman edeceklerini söyleyen müşrikler arasında O da vardı.

Bir gün Hz. Peygamber, Kâbe civarında namaz kılarken içlerinde Ümeyye b. Halef’in de olduğu müşrikler O’nunla alay etmeye başladılar. Ebû Cehil’in teşvikiyle Ukbe b. Ebû Muayt, yeni doğuran bir devenin etenesini (döl eşi, meşime) ve diğer artıklarını getirip secdeye vardığı sırada Resûlullah’ın üzerine attı. Buna karşılık Resûl-i Ekrem şöyle dedi: “Allahım! Bu Kureyşliler’in bana yaptıklarını sana arzediyorum. Ebû Cehil b. Hişâm’ı, Utbe b. Rebîa’yı, Şeybe b. Rebîa’yı, Ukbe b. Ebû Muayt’ı, Ümeyye b. Halef’i sana havale ediyorum” (Buhârî, “Cizye”, 21). Yukarıda da belirtilmişti, bunların hepsi Bedir’de gebertildi. Kâfirûn sûresinin Ümeyye b. Halef, Esved b. Muttalib, Velîd b. Mugīre ve Âs b. Vâil’in Kâbe’yi tavaf etmekte olan Resûlullah’a, “Ey Muhammed! Biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptığımıza tap, seninle ortaklık yapalım” demeleri üzerine indiği bildirilmektedir (İbn Kesîr, IV, 221). Hz. Peygamber’in Müslüman olmalarını istediği Utbe b. Rebîa, Ebû Cehil, Abbas b. Abdülmuttalib ve Ümeyye ile konuştuğu bir sırada yanına gelen âmâ İbn Ümmü Mektûm ile ilgilenememesi üzerine Abese sûresi nâzil olmuştur.     Ümeyye b. Halef, kölesi Bilâl-i Habeşî’yi İslâm’ı kabul ettiği için kızgın güneş altında yatırır, büyük bir kaya parçasını göğsünün üzerine koydurur, İslâmiyet’ten vazgeçerek Lât ve Uzzâ’ya tapmaya zorlardı. İşkence gören Müslümanların simgesi haline gelen Bilâl acılar içinde kıvranırken, “Allah birdir, Allah birdir” demekten geri durmamıştır.

Hicretten hemen önce Hz. Peygamber’in öldürülmesine karar verilen Dârünnedve’deki toplantıya katılan ve hicret esnasında sığındığı Sevr Mağarası’nın önüne kadar giden müşriklerin arasında bulunan Ümeyye, Resûl-i Ekrem’e ve Müslümanlara karşı olan düşmanlığını hicretten sonra da sürdürdü. 

Bedir Gazvesi’nde öldürülen Ümeyye b. Halef’in yaşlılığını ve şişmanlığını öne sürüp bu savaşa katılmak istemediği, ancak Ukbe b. Ebû Muayt’ın O’nu korkaklıkla itham ederek kadına benzetmesi üzerine katılmak zorunda kaldığı bildirilir. Hz. Peygamber’in kendisini öldüreceğine dair sözünü duyduğu ve O’nun sözlerinin hep doğru çıktığını bildiği için bu savaşta yer almaktan kaçındığı da nakledilmektedir (Buhârî, “Menâḳıb”, 25; Vâkıdî, s. 61). Ümeyye’nin Bedir Gazvesi’ne sebebiyet veren Kureyş kervanına 2000 miskal altınla iştirak ettiği ve savaş hazırlıkları sırasında önemli katkıda bulunduğu bilinmektedir. Savaşın Müslümanların lehine geliştiğini gören Ümeyye, eski dostu Abdurrahman b. Avf’a âdeta kendini esir aldırmıştı. (Abdurrahman bin Avf Peygamberimizin önde gelen arkadaşlarından ve kahraman Müslümanlardandır.) Böylece öldürülmekten kurtulacaklardı. Ancak Bilâl-i Habeşî O’nu görünce, “İşte küfrün başı! Eğer o kurtulursa ben ölürüm” diyerek O’na hücum etti. Bilâl’in bağırmasıyla Ümeyye’nin etrafını saran Müslümanlar kendisini ve oğlunu öldürdüler. Oğlu Ali’yi Ammâr b. Yâsir’in katlettiği bildirilirken Ümeyye’yi kimin öldürdüğü hakkında farklı rivayetler vardır. Oğlu Safvân, Tâif Seferi dönüşü Müslüman olmuştur. Safvân’ın oğlu Abdullah da Kureyş eşrafından olup cömertliği ve üstün zekâsıyla tanınan bir tâbiîdir.

MEHMET BAHAÜDDİN VAROL, https://islamansiklopedisi.org.tr/umeyye-b-halef

 

 

ÜBEY BİN HALEF

İslâmiyet’in zuhuru sırasında Mekke’nin ileri gelenleri arasında yer alıyordu. Güçsüz ve himayesiz kimselere karşı haksızlıktan çekinmezdi.  

Kardeşi Ümeyye ile birlikte Übey, İslâmiyet’in doğuşunun ardından Resûl-i Ekrem’e karşı her türlü kötülüğü yapan Kureyş aristokrasisinin yanında yer aldı. Çürümeye yüz tutmuş bir kemiği eline alıp ufaladı ve “bu kemiği kim diriltecek?” diye sordu. 

Cevap bir âyet-i kerimedir: “…Onları ilk defa yaratmış olan diriltir; çünkü O her türlü yaratmayı gayet iyi bilendir” (Yâsîn 36/78-79 )

Hicret öncesinde Dârünnedve’de alınan Muhammed’i öldürme kararının ardından geceleyin O’nun evini kuşatanlar arasında Übey de bulunuyordu. Müslümanlara düşmanlığı hicretten sonra da sürdü. 

Hz. Peygamber’e kendisini öldürmek niyetiyle bir at beslediğini ve bu atın üzerinde O’nu öldüreceğini söyleyince Resûlullah, “İnşallah sen o at üzerinde iken ben seni öldürürüm” demiştir. Bu kadar da saldırgan bir müşrik!

Uhud’da bazı sahâbîleri şehid etti. Mus‘ab b. Umeyr’i O’nun öldürdüğü nakledilir. Savaşın ikinci safhasında Müslümanların dağılıp kayalıklara doğru çekildiği esnada atının üzerinde, “neredesin ey Muhammed, sen kurtulursan ben kurtulmayayım!” diye bağırarak Hz. Peygamber’e saldırdı. Resûlullah kendisini korumak isteyen arkadaşlarına, “siz O’nu bana bırakın” diyerek öne çıktı ve Hâris b. Sımme’nin veya Zübeyr b. Avvâm’ın mızrağını alarak Übeyy’e doğru fırlatıp yaraladı. Übey hafif şekilde yaralanmıştı. Atından düşen ve kaburga kemikleri kırılan Übey, “Eyvah, Muhammed beni öldürdü!” diye feryat etti. Yanındakiler yarasının önemsiz olduğunu belirtince, “Muhammed bana ‘seni ben öldüreceğim’ demişti, vallahi O bana tükürse ben yine ölürüm” diye cevap verdi. Gerçekten Übey, Kureyş ordusu Mekke yakınlarına geldiği sırada Serif veya Merrüzzahrân mevkiinde öldü. Übey b. Halef, Hz. Peygamber’in hanımlarından Meymûne’nin kız kardeşi Esmâ ile evliydi. Oğlu Abdullah’ın soyundan Medine ve Bağdat kadılığı yapanlar gelmiştir. 

AHMET ÖNKAL, https://islamansiklopedisi.org.tr/ubey-b-halef

 

 

MUT‘İM BİN ADΠ

 

524-533 yılları arasında Mekke’de doğdu. Soyu Abdümenâf’ta Hz. Peygamber’in soyu ile birleşir.  Mut‘im, Resûl-i Ekrem’in dedesi  Abdülmuttalib’in izniyle Zemzem Kuyusu’nun yakınında yaptırdığı havuzdan hacılara zemzem dağıtmaya başladı. Buna benzer hizmetleriyle Mekke’nin ileri gelenleri arasına girdi ve Abdülmuttalib’le birlikte, Kâbe’yi yıkma kararından vazgeçmesi için Ebrehe’nin yanına giden heyette yer aldı.

Mut‘im, Hz. Peygamber’in davetini engellemeye çalışan kabile reisleriyle birlik olmasına rağmen, O’na ve ashabına düşmanlıkta ileri gitmemiş, hatta sıkıntılı zamanlarında kendilerine yardım etmiştir. Müslümanların Ebû Tâlib mahallesinde kuşatılması esnasında onlara gizlice yiyecek gönderdiği bilinmektedir. Ayrıca birkaç arkadaşıyla beraber boykotun kaldırılmasını sağlamıştır.  Akabe’de Hz. Peygamber’le gizli bir toplantı yaptıktan sonra Medine’ye dönerken müşriklerin yakalayıp Mekke’ye götürdükleri Hazrec reisi Sa‘d b. Ubâde’yi kurtarıp serbest bırakan iki kişiden birisi de Mut’im’dir.  

Hz. Peygamber, Hicret’ten önce davet maksadıyla gittiği Tâif’ten dönerken   Mekke’ye girmek için müşrik liderlerden birinin himayesini almayı uygun görmüştü. Resûl-i Ekrem’in haber gönderdiği üçüncü kişi olan Mut‘im b. Adî O’nu himayesine aldı, kendisini Mescid-i Harâm’a getirdi; orada bulunan müşriklere O’nu himayesine aldığını duyurduktan sonra evine kadar götürdü. Mut’im’in bu yaptığı aristokratik bir asalet gösterisinden ibaretti. İman etmedi, hatta müşrik liderlerinin Dârünnedve’de Resûl-i Ekrem’i öldürme kararı aldıkları toplantıya katıldı. Oğlu Cübeyr Hz. Ebû Bekir’in kızı Âişe ile sözlüydü, ancak Mut’im ve Cübeyr İslâm’a karşı çıktıkları için sözkesme bozulmuştur.

Mut‘im b. Adî, Bedir Gazvesi’nden önce öldü (Safer 2 / Ağustos 623). O’nun ölümü Medine’deki Müslümanları da üzmüştür. Resûl-i Ekrem de Mut‘im’e karşı duyduğu minnettarlığı, Bedir esirlerinin serbest bırakılmasını sağlamak için Medine’ye gönderilen heyette yer alan oğlu Cübeyr’e söylediği şu sözlerle ifade etmiştir: “Eğer Mut‘im yaşasaydı ve bu esirler hakkında benimle konuşacak olsaydı onların tamamını serbest bırakırdım” (Müsned, IV, 80; Buhârî, “Farżu’l-ḫumus”, 16).

Gelenekçi değerlerden ve aristokrat kimliklerinden vazgeçemeyenler olumlu mizaç ve karakterlerine rağmen, acayip bir ısrarcılıkla küfre devam ediyorlar. Nitekim Peygamber Efendimizin amcası Ebu Talip de öyle yaşayıp öyle öldü. Oysa yeğeninin asla yalan söylemeyeceğini herkesten fazla O biliyordu. 

  MUSTAFA SABRİ KÜÇÜKAŞÇI,  https://islamansiklopedisi.org.tr/mutim-b-adi

 

SÜHEYL BİN AMR       

 

Kureyş’e mensuptur. Câhiliye devrinde genç yaşına rağmen Kureyş’in ileri gelenleri arasında yer aldı. Oğullarından Ebû Cendel ile Abdullah, kızlarından Ümmü Külsûm ve iki kardeşi Mekke döneminde Müslüman oldu. Diğer çocuklarından Ubeydullah ve Utbe ile kızı Sehle daha sonra İslâmiyet’i kabul etti. Hz. Peygamber’in, İslâmiyet’e davet etmek üzere gittiği Tâif’ten dönüşünde kendisinden talep ettiği himayeyi sağlamadı. 

Bedir Gazvesi’ne müşrikler safında katıldı ve esir edildi.  Süheyl hatip bir adamdı. Esir edildiğinde Hz. Ömer O’nun Resûl-i Ekrem aleyhine konuşmasına meydan vermemek için dişlerini kırmak istedi. Ancak Hz. Peygamber, Süheyl’in ileride güzel işler yapabileceğini söyleyerek buna izin vermedi. Nitekim Resûlullah’ın vefatından sonra Süheyl, valinin dahi evinden çıkamadığı kargaşa ortamında, Mekke halkına güven veren bir konuşma yaparak halkın dinden çıkmasını önlemiştir. “Mekkeliler, bu Dîn’e son giren siz oldunuz, ilk çıkan siz olmayınız. Ben inanıyorum ki, bu Din devam edecek. Eğer öyle olmazsa, beni biliyorsunuz, karada kervanlarım, denizde gemilerim var. Ben zararınızı karşılayacağım” diyerek halkı rahatlattı. 

Hudeybiye Antlaşması’nda Mekkeliler’i Süheyl b. Amr temsil etti.  O müzakereler sırasında nasıl dayatmacı olduğu siyer kitaplarında hikaye edilir. O sene umre yapılmasına, Peygamber Efendimizin adının anlaşmaya rasülullah olarak yazılmasına, anlaşmanın başına besmele yazılmasına, Mekkeli Müslümanların Medine’ye iltica hakkına…itirazları Müslümanları çok öfkelendirmişti. Hele o anlaşmanın, Müslümanlar Din’den çıkar da Mekke’ye iltica ederse kabul edileceği, tersi olursa Müslümanların Medine’ye kabul edilmeyip Mekkelilere teslim edileceği hükmü Müslümanlara dağlar gibi ağır gelmişti. Süheyl bin Amr vicdanlardaki mahkumiyetini bilmeyecek insan değildi. Diplomat yapılı birisiydi. Mekke’nin fethi sırasında öldürülmek korkusuyla evine çekildi, eman istemek üzere oğlu Abdullah’ı Resûl-i Ekrem’e gönderdi. Resûl-i Ekrem de O’nun gibi akıllı birinin İslâm’a kayıtsız kalamayacağını belirterek kendisine dokunulmamasını emretti.  Peygamber Efendimiz, aristokratik dirençlerini ortadan kaldırmak ve İslâm’ın toplumlarında yayılmasına zarar vermelerini önlemek için, Mekkeli aristokratlara Huneyn ganimetlerinden servet sayılacak bağışlarda bulunmuştu. Süheyl’e de 100 deve verdi. Süheyl bunun üzerine Ci‘râne’de Müslüman oldu ve Medine’ye hicret etti. Vedâ haccına kadar orada kaldıktan sonra Mekke’ye döndü.

Süheyl Kur’an dinlerken ağlardı. O’nun mevâlîden (âzat edilmiş kölelerden, sıradan insanlardan) Kur’an öğrenmesini ayıplayan Mekke’nin ileri gelenlerine kendilerini helâk eden şeyin bu gururları olduğunu söylerdi. İşte aristokratik irticanın sebebi Süheyl’in kastettiği bu gururdur.

Yermük Savaşı’nda büyük bir atlı birliğin kumandanlığını yapan Süheyl, Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde cihada iştirak etmek üzere Suriye taraflarına gitti ve aile fertleri orada vefat etti. Çocuklarından geriye sadece Medine’de bulunan Hind ve torunu Fâhite bint Utbe kaldı. Süheyl b. Amr 18 (639) yılında Amvâs’ta çıkan veba salgınında öldü. 

BÜNYAMİN ERUL, https://islamansiklopedisi.org.tr/suheyl-b-amr

 

 

 

ÂS BİN VÂİL

 

Câhiliye devrinde Mekke’nin ileri gelenlerinden sayılırdı.  Güçsüz ve kimsesizlere yaptığı zulümlerle tanınmıştır. Haksızlık ve zulümleri İslâmiyet’ten sonra da Müslümanlara karşı devam etmiştir.

Âs b. Vâil, Hz. Peygamber’in oğulları Kasım ile Abdullah vefat edince, “Bırakın şu nesli kesilmişi! Artık ölümünden sonra adını anan bulunmayacak” demiş, bunun üzerine onun hakkında, “Asıl hayırla yâd edilmeyecek olan (ebter) O’dur” meâlindeki ifadeyi de taşıyan Kevser sûresi nâzil olmuştur. 

Kevser Sûresi’ni biz Müslümanlar okuyup duruyoruz. Bir mucizeyi ifade ettiği apaçık ortadadır.
 Âs bin Vâil’in oğullarından Hişâm b. Âs Habeşistan’a hicret eden ilk Müslümanlardandır. Diğer oğlu meşhur sahâbî Amr b. Âs ise Mekke’nin fethinden önce Müslüman olmuştur.  Âs b. Vâil hicretten birkaç ay önce ölmüştür.

MUSTAFA FAYDA, https://islamansiklopedisi.org.tr/as-b-vail

Âs b.Vâil Peygamber Efendimize ebter (soyu kesik) diyen kişiydi. Allah O’nu yalanladı, Peygamberimizi müjdeledi ve Kevser Sûresi’ndeki müjde aynen zuhur etti.

Halid bin Velid İslâm düşmanlığı ile maruf Kureyş müşrik liderlerinden Velid bin Muğire’nin oğlu ve kahraman bir İslâm komutanıdır. Osman bin Talha babasını, amcasını ve 4 kardeşini Müslümanlarla savaşta kaybetmiş bir Kureyş seçkini idi. Amr ibn-i Âs Mekkeli zalimlerden müşrik Âs bin Vail’in oğludur. Bunlar Mekke’nin fethinden önce hicret edip Müslüman oldular. Ebu Cehil’in oğlu İkrime büyük bir İslâm savaşçısı ve komutanıdır. Ümeyye bin Halef’in oğlu Safvan Medine-i Münevvere’ye hicret etmiş bir Kureyş lideridir. Bu ikisi Mekke’nin fethine karşı savaşmaya kalkmışlardı. Amr’ın babası Âs Peygamberimize “ebter” demişti. Ama Kureyş liderlerinin soyları Müslüman oldu, böylece manen soyları kesildi. Kevser Sûresi’ndeki müjde de Peygamber Efendimiz hakkında aynen tahakkuk etti. Soyu bütün yeryüzünde aziz, muhterem ve öncü oldu.

 

 

Bedir’de öldürülen veya Mekke’nin fethi gibi olayların sürüklemesi ile Müslüman olan aristokratlar dışında, gelecek ufku salt putperest aristokrasi çıkarları ile sınırlı olmayan kişilerden de Müslüman olanlar vardır. Müslüman olmadan önce İslâm ile aralarına kan/düşmanlık girmiş kişilerden Müslüman olup hayatını İslâm’ın yayılması için geçirenler vardır. Hâlid bin Velid ve arkadaşları bu kategoride Müslüman olmuşlardır.

 

 

HÂLİD BİN VELÎD

 

Hicretten 35-39 yıl kadar önce (583-587) Mekke’de doğdu. Peygamber Efendimiz nübüvvetle görevlendirildiğinde Halid 20’li yaşlarda aristokrat bir genç idi. Soyu yedinci göbekten dedesi Mürre’de Resûl-i Ekrem’in soyu ile birleşir. Babası Velîd b. Muğîre Kureyş Kabilesi arasında seçkin bir kişiydi.   Hâlid’in mensup olduğu Kureyş Kabilesi’nin Mahzûmoğulları kolu Kureyş’in askerî gücünü elinde bulunduruyor, aynı zamanda diğer Kureyş kabileleri gibi ticaretle meşgul oluyordu.

Oğlunun yetişmesine büyük önem veren babası O’na bütün Araplar’ın sahip olmak istedikleri kahramanlık, cesaret ve cömertlik gibi iyi hasletleri telkin etmeye, Muğîre soyundan gelen bir Mahzûmlu olduğunu ve bu soyla övünmesi gerektiğini zihnine yerleştirmeye başladı. Halid ata binmeyi, ok-yay, mızrak, kalkan ve kılıç kullanmayı, süvari birliklerini sevk ve idare etmeyi öğrendi. Okuma yazma öğrendi. Hâlid, bu yıllarda zaman zaman diğer Kureyşli zengin çocukları gibi ticaret kervanlarıyla Suriye, Irak, Medâin, Mısır ve Yemen’e gitti. 


İslâm davetini Câhiliye devrinin âdet ve geleneklerini yıkan, kabile gurur ve asabiyetini ortadan kaldıran bir hareket olarak değerlendiren Hâlid b. Velîd, İslâm Dîni’ne karşı düşmanlıkta, Hz. Muhammed’e ve O’na inananlara karşı nefrette babası, diğer kabile mensupları ve Kureyş ileri gelenleri gibi düşünüyor ve hareket ediyordu. Aristokratik direnç işte budur! Soyluluk değerlerini, kurulu çıkar ilişkilerini ve aristokratik hiyerarşiyi tehdit eden bir sosyal değişmeye, bu değişmeden zarar görecek kesimlerin engel olmaya çalışması adeta fizik kuralı kesinliğinde bir sosyal gerçektir. Halid’in kabilesi bu düşmanlığın ve mücadelenin öncüsüydü. 

Hâlid’in, Bedir Gazvesi’ne iştirak edip etmediği kesin olarak bilinmemektedir. Fakat Bedir Savaşı’nın devamındaki bir olay Halid ve fidyesini ödeyip esaretten kurtardığı kardeşi Velid açısından son derece ilginçtir: Bedir’de Müslümanlara esir düşen kardeşi Velîd b. Velîd’i kurtarmak için savaştan sonra diğer kardeşi Hişâm ile Medine’ye giden Hâlid, fidyesini ödeyerek kardeşinin serbest bırakılmasını sağladı ve birlikte Mekke’ye dönmek üzere yola çıktılar.

Fakat…

Fidyesi ödenip esaretten kurtarılan Velid Müslüman olmaya karar vermişti. Yolda kardeşlerini bırakıp Medine’ye kaçtı. Bu olaya çok sinirlenen Hâlid Medine’ye döndü ve Velîd’i zorla Mekke’ye götürerek hapsetti. Ancak Velîd hapisten kaçıp tekrar Medine’ye gitti. Hz. Peygamber Velîd’i, Kureyş’in elinde bulunan Ayyâş b. Ebî Rebîa ile Seleme b. Hişâm’ı kurtarıp Medine’ye kaçırmak üzere görevlendirdi. Velîd’in onları Mekke’den gizlice kaçırdığını öğrenen Hâlid peşlerine düştüyse de Mekke’ye eli boş olarak döndü.

Hâlid b. Velîd, Uhud Gazvesi’nde Kureyş’in süvari birliğine kumanda etti.   Hendek Gazvesi’nde de (5/627) Kureyş ordusunun süvari birliğinin başında bulunan Hâlid, Hz. Peygamber’in çadırı hizasındaki bölgeden şiddetli bir saldırıya girişti; ancak bu saldırıdan bir sonuç alamadı. 

Hâlid, Hudeybiye Antlaşması’ndan bir yıl sonra umretü’l-kazâ amacıyla Mekke’ye gelen Resûl-i Ekrem’le karşılaşmak istemediği için şehirden ayrıldı.

Umretü’l-kazâ için Hz. Peygamber’le birlikte Mekke’ye gelen Velîd kardeşi Hâlid’e hitaben yazdığı mektupta Resûlullah’ın kendisini sorduğunu bildirdi ve O’nun hakkındaki sözlerini nakletti:  “Hâlid gibi bir insanın İslâm’ı tanımaması ne tuhaf! Keşke O, gayret ve kahramanlıklarını Müslümanların yanında müşriklere karşı gösterseydi; bu kendisi için çok daha hayırlı olurdu. Biz de O’nu başkalarına tercih ederdik.” Kardeşinin mektubunu okuyunca Müslüman olmaya karar veren Hâlid b. Velîd, Osman b. Talha ve Amr b. Âs ile birlikte 1 Safer 8 (31 Mayıs 629) tarihinde Medine’ye gitti. Mescid-i Nebevî’de Hz. Peygamber’in huzurunda kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Bunun üzerine Resûlullah, “Seni doğru yola ulaştıran Allah’a hamdolsun! Seni yalnızca hayra ulaştıracağını umduğum bir aklın olduğunu biliyorum” dedi.

Hâlid ve birlikte Müslüman olduğu arkadaşları Mekke aristokrasisinin önemli/genç simalarıydı. İçlerindeki putlarla birlikte sahip oldukları aristokrat kimlikleri de terk ederek Müslüman oldular. O tarihte Mekke aristokrasisi Müslümanları umre ziyareti için bile Mekke’ye kabul etmeyi içine sindiremiyordu. 

Hâlid Müslüman olduktan sonra üç yıl kadar Hz. Peygamber’in emrinde ve sohbetinde bulundu. Müslüman olarak katıldığı ilk savaş Mûte Savaşı’dır (Cemâziyelevvel 8 / Eylül 629). Hâlid bu savaşta, İslâm Ordusu’nu Bizans Ordusu’nca imha edilmekten kurtardı. Medine’ye dönünce Resûl-i Ekrem kendisine “seyfullah” (Allah’ın kılıcı) unvanı verdi. Mekke’nin fethinde (20 Ramazan 8 / 11 Ocak 630), İslâm Ordusu’nun bir birliğine kumanda etti.  Hz. Peygamber’in emriyle Uzzâ putunu kırdı.  

Müslüman olmalarını teklif etmek için görevlendirildiği Cezime Kabilesi’nin Müslüman olduklarını söylemelerine inanmayan Hâlid onların öldürülmelerini emretti. Bu olaya üzülen Hz. Peygamber, “Allahım! Ben Hâlid’in yaptıklarından berîyim” dedi ve Hz. Ali’yi Cezîme kKabilesi’ne gönderip öldürülen otuz kişinin diyetlerini ödetti. Hz.Peygamber Hâlid’i kınamakla birlikte cezalandırmadı ve kumandanlık görevinden de azletmedi. 

Hâlid b. Velîd’in Resûlullah’ın emrinde katıldığı son gazve Tebük Gazvesi’dir. 


Hâlid irtidad hareketlerine karşı Hz. Ebû Bekir’in yanında yer aldı. Hicrî 11’de   Hz. Ebû Bekir, mürtedlerle savaşmak üzere hazırladığı ordunun başına Hâlid’i başkumandan tayin etti. Hâlid, peygamberlik iddiasında bulunan mütenebbîlerin (sahte peygamberlerin) öldürülmesinde ve taraftarlarının yenilip dağıtılmasında büyük kahramanlıklar gösterdi. 

 

Hâlid, Resûl-i Ekrem’in nübüvvetine ortaklık iddiasında bulunan ve bazı hokkabazlıklarla kendisine bir meleğin vahiy getirdiğini iddia eden Müseylime’yi ortadan kaldırdı. 


Hz. Ebû Bekir, irtidad hareketleri ve isyanlar bastırıldıktan sonra Yemâme’de bulunan Hâlid’i, Fırat Nehri’nin güney taraflarında Sâsânî İmparatorluğu ile savaşmakta olan Müsennâ b. Hârise eş-Şeybânî kumandasındaki Bekir b. Vâil Kabilesi’ne yardım etmesi için Irak’a gönderdi ve böylece İslâm tarihinde fütuhat dönemi için ilk adımı attı.  Basra Körfezi’nden Aynüttemr’e Fırat Nehri boyunca uzanan toprakların İslâm Devleti sınırlarına katılmasını sağladı.

Hz. Ebû Bekir Hîre’de bulunan Hâlid’e Suriye’ye geçmesini emretti.  Hâlid, Bizans İmparatoru Herakleios’un kardeşi Theodoros kumandasındaki 80.000 kişilik ordu ile yapılan ve Müslümanlara Filistin ve Suriye kapılarını açan Ecnâdeyn Savaşı’nda büyük bir zafer kazandı (28 Cemâziyelevvel 13 / 30 Temmuz 634). Dımaşk’a sığınan Bizans Ordusu’nun ardına düşerek şehri Receb 14’te (Eylül 635) fethetti. Fetihten bir yıl sonra Bizans Ordusu’yla Suriye’de son defa yapılan Yermük Savaşı’nı da kazandı (12 Receb 15 / 20 Ağustos 636). 

 

Bu fetih esnasında yeni halife Hz. Ömer Hâlid’i azlederek yerine Ebû Ubeyde’yi başkumandanlığa tayin etti. 

Ebû Ubeyde’nin vefatından sonra başka birinin emri altına girmeyen Hâlid b. Velîd ömrünün geri kalan yıllarını geçirdiği Humus’ta öldü. Kabri oradadır.

 

MUSTAFA FAYDA, https://islamansiklopedisi.org.tr/halid-b-velid

                    

 

AMR BİN ÂS

 

Kureyş Kabilesi’nin Sehm koluna mensuptur. Mekke’de doğdu. Müslüman olmadan önce Mekke’nin ticaret ve siyaset hayatında önemli bir yeri vardı. Dış ülkelere yaptığı ticarî seyahatler sırasında Habeşistan Hükümdarı Necâşî ile dost oldu. Bundan dolayı Habeşistan’a hicret eden Müslümanlara sığınma hakkı tanınmayıp iade edilmeleri için Mekke şehir devleti adına elçi olarak Necâşî’ye gönderildi. Ebû Süfyân başkanlığındaki ticaret kafilesinde bulunduğundan Bedir Savaşı’na katılamadı. Uhud ve Hendek savaşlarında Kureyş ordusunun süvari birliklerine kumanda etti. Mekke’nin fethinden önce 1 Safer 8 (31 Mayıs 629) tarihinde Müslüman oldu. Amr ibn-i Âs’ın Müslüman oluşu aristokratik kimliğini arkasına atıp Allah’ü Teâlâ’ya kul, Rasülüne ümmet olmayı tercih etmesinin sonucudur. O, olayların Müslüman olmaya ittiği kişilerden değildir.

Bu tür bir ihtidanın İslâm lehine ifade ettiği manayı İslâm aleyhtarı kafasına sığdıramayanlar İslâm’ın başarıları karşısında Amr ibn-i Âs’ın gelecek endişesi ile Müslüman olduğunu iddia etmişlerdir.  Ancak, Mekke aristokrasisinde bu yönde gelişen bir hareket olsa bu iddia ciddiye alınabilir. Aksi halde, İslâm’ın geleceğini sadece Amr ibn-i Âs mı görüp de geleceğini düşünerek Müslüman olmuştur? Hadisenin aslı şudur: Habeş hükümdarı Ashame müslüman olduğu için, dostu Amr’ı müslüman olmaya teşvik etmiştir.  Amr’ın Müslüman olmasında Ashame’nin etkisi olduğu doğrudur.  

Habeş hükümdarı Ashame’nin Müslümanları himaye etmesini ve Müslüman olmasını içlerine sindiremeyenler, O’nunla Amr arasındaki dostluğu İslâm aleyhine kullanmaya yönelik şeytanî bir iddia ortaya atmış görünüyorlar. Hükümdar Ashame Amr’ı Müslüman olmaya teşvik etmişse bunda olağan olmayan nedir? 

Amr askerî ve siyasî kabiliyete sahip, bilgili ve cesur bir insandı. Hz. Peygamber, Zâtüsselâsil Seriyyesi’nde Ebû Bekir, Ömer, Ebû Ubeyde gibi seçkin arkadaşlarının başına O’nu kumandan tayin etti.  Hz. Peygamber vefat ettiği zaman Amr İslâmiyeti tebliğ etmek ve vergi toplamak üzere Uman’da bulunuyordu. Resûlullah’ın vefat haberini alınca Medine’ye geldi, Hz. Ebû Bekir’e yapılan biat merasimine katıldı.  

Ecnâdeyn ve Yermük savaşlarına katıldı. Hz. Ömer zamanında Filistin’i kesin olarak İslâm hâkimiyeti altına aldı. Kudüs halkının şehri Halife Ömer’e teslim etmelerini sağlayan da O’dur. Amvâs’ta çıkan vebada aldığı tedbirlerle İslâm ordusunun toptan yok olmasını önledi. Hz. Ömer’i Mısır’ın fethine ikna etti. Muharrem 19’da (Ocak 640) Aynişems’te güçlü Bizans ordusunu imha etti. Askerî harekâtını sürdürdü ve Mısır’a hâkim oldu (21/642). Bu başarılarından dolayı haklı olarak “Mısır fâtihi” unvanını aldı ve bu yeni eyalete vali tayin edildi.

Amr b. Âs Mısır’da bayındırlık alanında da ciddi teşebbüslerde bulundu; Fustat şehrini kurdu ve kendi adıyla anılan camiyi inşa etti. Firavunlar’ın yaptırdığı eski kanalı yeniden açtırdı ve Nil nehri kıyısındaki Babilon ile Kızıldeniz sahilindeki Kulzüm (Süveyş) Limanı’nı birbirine bağladı. “Halîcü emîri’l-mü’minîn” adı verilen bu su yoluyla Halife Ömer’e yirmi gemi yükü erzak gönderdi.

Dünyada daha baştan planlanıp kurulan ilk şehrin Washington olduğu iddia edilir. Oysa Mısır’da Fustat, Irak’ta Bağdat planlanarak kurulan İslâm şehirleridir.

Malî işleri yürütmek üzere Mısır’a tayin edilen Hz. Osman’ın süt kardeşi Abdullah b. Sa‘d b. Ebû Serh ile anlaşamadıkları için Mısır valiliğinden azledildi (27/648).

Abdullah bin Sa’d bin Ebî Serh Mekke’nin fethi günü Hz.Osman’ın vazgeçmediği ısrarı sebebiyle Peygamber Efendimiz tarafından güven (eman) verilmiş birisiydi. Önceleri İslâm’ın keskin düşmanlarındandı.

Amr bin Âs Hz. Osman’ın vefat haberini aldığında hıçkıra hıçkıra ağlamıştır.   Başlangıçta Hz. Ali’nin halifeliğine karşı çıktıysa da hadiselere karışmayıp ortalığın yatışmasını bekledi. Ancak Cemel Vak‘ası’ndan sonra, Hz. Osman’ın intikamını almak üzere Muâviye b. Ebî Süfyân’ın saflarına katıldı ve O’na büyük destek sağladı. Amr ibn-i Âs’ın hayatının bundan sonraki kısmı maalesef siyasî hadiselerin labirentleri içerisinde geçmiştir. Başta, aristokratik kimliğini çiğneyip Müslüman olan Amr ibn-i Âs Hz.Ali-Hz.Muaviye ihtilafında  kendisine aristokratik statüler yaratacak bir yöntem izlemiştir. Amr b. Âs Muâviye’nin valisi sıfatıyla Mısır’da ölümüne kadar bu görevde kaldı. Hz.Muaviye’yi desteklemeye başladıktan sonraki hayatı, aristokrasinin bu kimliğini ayakları altına alıp Mekke’ye gelerek Müslüman olan bir insanı bile nasıl etkileyebileceğini gösteren ilginç bir örnektir.

Burada önemli bir hususu not etmek lâzım: Biz Müslümanlar ashâb-ı kiram efendilerimizin beşerî halleri hakkında söz söylemeyiz. Allah’ü Teâlâ’nın haklarında rızasını bildirdiği, Peygamber Efendimizin de kendilerine saygılı davranmamızı buyurduğu insanların, Allah’ın Peygamberimize arkadaş kıldığı kutlu insanların, İslâm’ı yaymak için savaş meydanlarında yaşlanan insanların aleyhine söz söylemek sapıklıktan başka bir şey değildir. Mekke’nin fethinden önce Müslüman olmak, bireysel olarak din değiştirmekten daha fazla/farklı bir şeydi. Çoğu zaman ailevî, ticarî, içtimaî ilişkileri de değiştirmeyi kaçınılmaz kılıyordu. Bu kutlu insanlar hakkında saygıdan, sevgiden ve minnetten başka her duygu edepsizlikten başlayarak şeytanın oyuncağı olmaya kadar gider. Çok beğendiğim bir tarifle ashab-ı kiram efendilerimiz öyle kutlu insanlardır ki, Allah’ü Teâlâ onların hataları ile bize Dînimizi öğretti.

Araplar’ın meşhur dört dâhisinden biri kabul edilen Amr b. Âs zeki, son derece cesur, iyi bir hatip ve şair, kabiliyetli bir idareci idi. O’nun bu yönlerini takdir eden Hz. Ömer, “Amr dünyada kaldıkça hep idareci olmalıdır” derdi. 

AHMET ÖNKAL, https://islamansiklopedisi.org.tr/amr-b-as

 

OSMAN BİN TALHA

 

Mekke’de doğdu. Kureyş’in Abdüddâroğulları boyuna mensuptur. Abdüddâroğulları, Kureyş’in atası Kusay’dan beri Kâbe’nin bakımı, kapısı ve anahtarlarının muhafazası ile ziyarete açılması gibi önemli bir görev (hicâbe) ifa etti. Bu görev babadan oğula geçerek Osman b. Talha’ya kadar geldiği, ayrıca savaşlarda Kureyş’in sancağını taşıma görevini üstlendiği için Osman’ın ailesi büyük bir itibara sahipti. İslâm’a davetin ilk yıllarında Hz. Peygamber’e ve diğer Müslümanlara şiddetle muhalefet eden Osman b. Talha, kendi boyundan olan genç Mus‘ab b. Umeyr’in Müslüman olup gizlice namaz kıldığını görünce O’nu ailesine şikâyet etti ve Resûlullah ile görüşmemesi için evde bir müddet göz hapsinde tutulmasına sebep oldu. Resûl-i Ekrem bir gün Mekke’de Osman’la karşılaşınca İslâm’a girmesini teklif etti. Ancak O bu teklifi reddettiği gibi atalarının dininden ayrılmaması yolunda Resûlullah’a nasihatte bulunmaya kalkıştı. Resûl-i Ekrem O’na ileride Kâbe anahtarlarına kendisinin sahip olacağını ve onları istediği kimseye vereceğini söyledi. Osman’ın böyle bir durumun Kureyş’i zillete düşüreceğini ileri sürmesi üzerine, Hz. Peygamber o gün Kureyş’in şerefinin yükseleceğini belirtti (Vâkıdî, II, 837-838). Osman b. Talha’nın İslâmiyet’e düşmanlığı hicretten sonra da devam etti. Uhud Gazvesi’ne bütün yakınlarıyla birlikte katıldı. Babası ile dört kardeşi ve amcası Osman b. Ebû Talha bu savaşta müşriklerin sancağını sırayla taşırken peş peşe öldürüldü. Kendisi canını zor kurtararak Mekke’ye kaçtı. Hendek Gazvesi’nde kabilesi adına müşriklerin sancağını yine Osman taşıdı. Başarısızlıkla sonuçlanan bu savaşın ardından Mekke’ye döndü. Hudeybiye Antlaşması ve Umretü’l-kazâ esnasında görüp yaşadıkları İslâmiyet’e olan düşmanlığını hafifletti. Resûl-i Ekrem, Umretü’l-kazâ için Mekke’ye geldiğinde başta Hâlid b. Velîd olmak üzere Mekke’nin kabiliyetli gençlerine haber bırakarak Medine’ye gelmelerini istedi. Hâlid b. Velîd bu teklifi yakın arkadaşı olan Osman b. Talha ile görüşünce birlikte Müslüman olmaya karar verdiler. Daha sonra Amr b. Âs’ın da kendilerine katılmasıyla 1 Safer 8 (31 Mayıs 629) tarihinde Medine’de Hz. Peygamber’in huzurunda İslâmiyet’i kabul ettiler. Resûlullah onların geldiğini görünce yanındaki sahâbîlere, “Mekke ciğerpârelerini size gönderdi” diyerek onların gelişinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

Hâlid bin Velid, Amr bin Âs ve Osman bin Talha Mekke aristokrasisinin en seçkinlerindendiler; gençtiler ve sadece soya, servete, güce değil, aynı zamanda, dirayetli kişiliklerinden gelen bir kimliğe sahiptiler. Müslüman olmalarına çok yakın zamanlara kadar sıkı İslâm düşmanıydılar. Müslüman olurken mensup oldukları aristokrasiyi aştılar, İslâm toplumunun fertlerinden birisi oldular. Ama burada Peygamber Efendimizin Hâlid ve arkadaşlarını İslâm’a davet ederken kullandığı üsluba dikkat etmek lâzım. Sadece akıllarına hitap etmiyor, sadece kendisine bildirilen kutlu hakikatin çekiciliğine dayanmıyor, bunlarla birlikte gönül alacak/çelecek güzel bir çağrı tarzı uyguluyor. Akıl ve itibarlarına vurgu yapıyor, saygı göreceklerini ifade ediyor. Bir Peygamber daha dün gibi yakın bir zamana kadar sıkı birer İslâm düşmanı olan gençleri Ümmeti’nin önünde ve nezdinde hayranlık verici bir nezaketle yüceltiyor: “Mekke ciğerpârelerini size gönderdi.” Bu ciğerparelerden Osman bin Talha Uhud Savaşı’nda babasını, amcasını ve 4 kardeşini kaybetmişti. Ama bu duygusal engeli dahi aşmış, aklını ve sağduyusunu kullanarak Müslüman olmuştu. Hz.Muhammed’in bu tür düşmanlarının hiçbir itici faktör olmadan peygamberliğini tasdikleri son derece öğreticidir.

 

Aristokrasi ile insan kişiliğine saygıyı birbirinden ayrı tutmak lâzım. İnsanların insan olma paydasında eşit ve sadece Allah’a saygıda farklı olduğunu bildiren Peygamber Efendimiz hasımlarını dahi insanî nitelikleri üzerinden yüceltmeye her zaman özen göstermiştir.  Ebû Süfyan Uhud ve Hendek savaşlarında düşman orduların komutanı idi; ki bu savaşlar, Müslümanlar için en zor ve tehlikeli savaşlar olmuştur. Mekke müşriklerinin lideri Ebû Süfyan’a ve ailesine Peygamberimiz Mekke’nin fethi ve sonrasında gayet mülayim ve âlicenap davranmış, itibarlarına özen göstermiştir. Bu konuda örnek çok:  Malik bin Avf, Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebî Cehil, Ka’b bin Züheyr, Üsame bin Usal…nice düşmanları Peygamber Efendimizin ötesi olmayan ufuktaki yüceltici davranışları sebebiyle Müslüman olmuşlardır. Kısacası şudur: İnsanı insan olduğu için yüceltmek güzel, insanı aristokratik nitelikleri sebebiyle tanrısallığa doğru önemsemek yanlıştır. Aristokrasi ayrımcıdır, dışlayıcıdır, kendi kategorisi dışındakileri aşağılayıcıdır. Aristokrasi gitgide tanrısal sıfatlar üstlenmeye doğru evriliyor. Nitekim Firavun da “ben sizin en yüce rabbınızım” demişti. Ebû Cehil’i Mescid-i Haram’ın gölgesinde “ben bu vadinin en güçlü adamıyım” diye haykırırken tekrar hatırlamakta fayda var.

 

Osman bin Talha Müslüman olmadan önce, içine girip ibadet etmesi için Ka’be’nin anahtarını Peygamber Efendimize vermemişti. Fakat Fetih’ten sonra, Hz.Abbas ve Hz.Ali’nin isteklerine rağmen, Peygamber Efendimiz Ka’be’nin anahtarını yine Osman bin Talha’ya verdi. Bu anahtarların kıyamete kadar kendilerinde kalacağını söyledi. Bu âlicenap davranış, geçmişte maruz kaldığı husumetlere rağmen, Hz.Muhammed’in ne kadar yüceltici bir tutuma sahip olduğunu göstermektedir.

 

Huneyn Seferi sonrasında Medine’ye dönen Osman b. Talha, Resûlullah’ın vefatına kadar burada kaldı. Daha sonra Mekke’ye giderek Kâbe’deki hicâbe görevini sürdürdü. 41 (661) veya 42 (662) yılında Mekke’de vefat etti. Hz. Peygamber’in Kâbe’nin içinde kıldığı namaz ve bu namazın yeri konusunda naklettiği bilgi O’nun en meşhur rivayetidir.

MEHMET EFENDİOĞLU,    https://islamansiklopedisi.org.tr/osman-b-talha

 

 

TAİF

Taif Vec Vadisinde denizden yaklaşık 1700 m. yüksekliktedir.  Hicaz’ın kış aylarında iklimi en soğuk yerleşim birimidir. Yazın mutedil havası sebebiyle   Mekke aristokrasisinin tarih boyunca sayfiye şehri özelliği kazanmıştır. Zengin su kaynaklarına ve verimli topraklara sahip olan şehir, kale içinde bulunuyordu. 

Tâif’in şehir olarak ortaya çıkmasında en büyük pay Benî Sakīf’in atası Kasî b. Münebbih’e aittir. Kasî tarafından getirilen üzüm çubuklarının dikilmesiyle ziraat önem kazandı. Çeşitli meyve ağaçlarının yetiştiği bahçe ve bağlar oluşturuldu. Sulama işlerine önem verilip dere ağızlarına bent ve barajlar yapıldı. Hayvancılık ve tarımla uğraşan Sakīfliler, Tâif’i bayındır bir yerleşim merkezi haline getirdiler. 

İslâmiyet’in hemen öncesinde Taif’te şehir nüfusunun çoğunluğu Sakīf’lilerden oluşuyordu. Ayrıca kölelerin ve âzatlıların yanı sıra az sayıda Yahudi bulunuyordu.

Tâif, Arabistan’da hem dinî hem ticarî bir merkez olan Mekke’den sonra en önemli şehir haline geldi. Bostan ve bahçeleriyle ünlü Tâif başta Mekke olmak üzere civardaki şehirlerin meyve ve sebze ihtiyacını karşılıyordu. Tarım ve hayvancılık yanında çeşitli el sanatları ve ticarette de ilerlemişti. Kuru üzüm, şarap, zeytinyağı ve bal üretiminde meşhurdu ve deri işlemeciliğinde bütün Arabistan’da tanınıyordu. Mekke’den başka Bizans ve Sâsânîler ile ticarî ilişkiler kuruldu. Tâif’te üretilen malların önemli bir kısmının Suriye’den Horasan’a kadar pazarlanması işi Mekkeli tüccarlar tarafından yapıldı. Özellikle hac seferleri ve bu güzergâhta kurulan panayırlar ticarî canlılığı daha da arttırıyordu. Tâif’teki üretim bolluğu başta Ukâz olmak üzere yakın bölgelerde panayırların kurulmasına zemin hazırladı. Başlangıçta bu panayırlara üretici sıfatıyla katılan Tâifliler giderek Arabistan’ın en maharetli tüccarları arasında anılmaya başlandı. Tâifli tüccarlar tarım ve ticaretten elde ettikleri geliri faiz karşılığı borç verirlerdi. İslâm öncesinde Arabistan’ın en ünlü tefecileri arasında çok miktarda Tâifli vardı. Tâif’teki ekonomik canlılık, özellikle para işlerini yürüten çok sayıda Yahudi için burayı önemli bir merkez haline getirmişti.

Tâifliler’le Mekke halkı arasında köklü bir akrabalık bağı vardı. Bu dönemde Kureyş ile Sakīf karşılıklı evlilikler yoluyla akrabalıklar kurmuştu. Ayrıca Kureyş zenginlerinden pek çoğunun sayfiye şehri olarak kullandığı Tâif’te bağ ve bahçeleri vardı. Ancak yine de bu iki şehir arasında dînî ve siyasî alanda bir rekabet vardı.  

Tâifliler, Kâbe’yi yıkmak amacıyla Mekke’ye giderken Tâif’e uğrayan   Ebrehe’ye kılavuz verdiler.

Tâif’teki refah ve bolluk kültürel hayatın gelişmesine zemin hazırladı. Tâif’te şair Ümeyye b. Ebi’s-Salt gibi Hanîf dinine mensup kişiler de bulunmaktaydı ve bunlardan bazıları peygamber olarak görevlendirileceğini umuyordu. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, Kureyş liderlerinden Velîd b. Mugīre’nin, kendisi ve Benî Sakīf’in ileri gelenleri varken peygamberlik görevinin Hz. Muhammed’e verilmesini yadırgamasıyla ilgili sözlerine işaret edilmektedir (ez-Zuhruf 43/31). Bu tutuma bakılırsa aristokratlar kendilerinden birisinin peygamberliğini kabul etmeye hazırlardı.

 

Resûl-i Ekrem peygamberliğinin onuncu yılında yanına Zeyd b. Hârise’yi alarak Sakīfliler’i İslâm’a davet edip himayelerine sığınmak amacıyla Tâif’e gitti. Ancak Hz. Peygamber’in davetine karşı çıkan Tâifliler O’na çok aşağılık hakaretler ettiler, alay edip taşlattılar. Resûlullah, Tâif’te yaşadıklarının kendisi için Uhud gününden daha şiddetli olduğunu söylemiştir (Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 7; Müslim, “Cihâd”, 111).

 

Taiflilerin Hz.Muhammed’i reddetmelerinde de aristokratik tavır etkilidir. Kuran-ı Kerim’de bu durum şöyle açıklanmıştır: “Ve dediler ki:’Bu Kur’an iki şehirden bir büyük adama indirilseydi olmaz mıydı?’” (Zuhruf, 43:31)

Tâifliler Müşriklerin yanında başta Uhud ve Hendek gazveleri olmak üzere Medine’ye karşı yürütülen her mücadeleye katıldılar. Arap kabileleri içerisinde Hz. Peygamber’e düşmanlık konusunda en şiddetlisi olan Sakīfliler’in bu tutumları sebebiyle Tâif, bu yıllarda Resûl-i Ekrem’i ve Müslümanları hicveden şairler ve İslâm karşıtları için bir sığınak vazifesi görüyordu. 

Mekke’nin fethinden sonra Hz. Peygamber’in putları Lât’ı yıktıracağını düşünen Sakīfliler telâşlandılar ve hemen harekete geçtiler, bu sırada Müslümanlarla savaşa hazırlanan Hevâzin lideri Mâlik b. Avf’ın Evtâs’ta toplanan ordusuna katıldılar. Huneyn yenilgilerinin ardından Taif’e kaçıp kalelerine sığındılar. 

Taiflilerin de katıldığı Huneyn Savaşı’nın tertipçisi Mâlik b. Avf, kabilesinden alınan esirlerin serbest bırakılmasının ardından Resûlullah’ın, Müslüman olması halinde kendisine ailesinin ve mallarının yanı sıra 100 deve vereceğini bildirmesi üzerine huzuruna gelip Müslüman olmuştu.  İslâm düşmanı bir kabile reisi ve komutan iken aristokrat konumuna uygun bir âlicenaplık görünce Müslüman oluyor.


Bu hadiselerden kısa bir süre sonra Tâif ileri gelenlerinden Urve b. Mes‘ûd Medine’ye gelip İslâmiyet’i kabul etti, Tâif’e dönerek kabilesinin ileri gelenlerini İslâm’a davet etti,  fakat aristokrasiye karşı çıkmıştı, o yüzden kabilesinde çok sevilmesine rağmen  öldürüldü. 

 

Taifte herhangi bir müşrik toplumda görülebilecek ahlâkî problemlerden ve aristokratik uygulamalardan daha fazlası vardı. Faiz yaygındı. Ticaret ve zenginlik Taif’i sömürü burgacına dönüştürmüştü. Şehirde çok eşlilik yaygındı. Bir de Yahudi topluluğunun varlığı Taif aristokrasisini Hicretin 9.yılına kadar İslâm’a karşı savaşmaya sürükledi. 

 

Taifliler Hz.Peygamber’e bir elçi heyeti göndererek  bazı şartlar ileri sürdülerse de sonunda Müslüman oldular. 

 

MUSTAFA SABRİ KÜÇÜKAŞCI, https://islamansiklopedisi.org.tr/taif

 

 

 

ÜMEYYE BİN EBİ’s-SALT

 

Sakīf Kabilesi’ne mensup kültürlü bir ailenin çocuğu olarak Tâif’te doğdu   Babası ve iki oğlu Kāsım ile Rebîa da şairdir.  Ümeyye’nin Fâria adındaki kız kardeşi Hz. Peygamber’e onunla ilgili bilgiler nakleder, şiirlerini okurdu.   Çağdaşlarına, hatta daha eski şairlere nispetle bir dereceye kadar şehirli sayılan, Tevrat ve İncil okuyan, dolayısıyla semavî kitaplar ve dinler hakkında bilgisi olan, şiirlerinde dinî konulara da yer veren nâdir şairlerden biridir. Putperestliği reddetmiş, içkiyi bırakmış ve Hanîf dinini benimsemişti. Dolayısıyla Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ibadet konusunda belirli farzları uygulamak durumunda değildi. Oruç tutar, zühd ve takvâ nişanesi olarak ruhban elbisesi giyerdi. Mekke’de ilk defa “bismike’llāhümme” ifadesini kullanmıştır.  

Ümeyye ticaretle uğraşır, sık sık Suriye ve Yemen’e seyahat ederdi. Câhiz’e göre Câhiliye devrinde Sakīf Kabilesi’nin yetiştirdiği Arap dâhileri arasında Ümeyye gibi biri daha bilinmemektedir; bundan dolayı peygamberlik iddiasında bulunmayı dahi düşünmüştür. Kutsal kitaplarda geleceği haber verilen peygamber olmayı beklerken risâletin Hz. Muhammed’e verilmesini kıskanarak ona inanmadı, Hz.Peygamber’e ve İslâm’a karşı düşmanca bir tavır içine girdi, hatta Resûl-i Ekrem’i münazaraya davet etti. Ümeyye, Bedir Savaşı’nda bazı yakınlarının öldürülmesinin de etkisiyle Resûlullah’a ve İslâm’a karşı bir cephe oluşturan putperest Kureyşliler’in safında yer aldı.   

Ümeyye’nin şiirlerinden bir kısmı kitaplı dinlerde geçen dînî konuları içermekteydi. Hanîflerdendi. Kur’an’ı ilk okuyanlardan olduğu ve putlara tapmayı reddettiği belirtilir. Bu şiirleri sebebiyle Hz. Peygamber’in Ümeyye hakkında, “Şiirleri iman etti ama kalbi inkârdadır” dediği rivayet edilmiştir. İmam Âzam’ın dediği gibi, inanmak için önce niyet etmek lâzım. Niyet etmek için ise aristokrat tutumdan vazgeçmek lâzım. Şeytan da bu noktada takılıp kalmıştı.

ZÜLFİKAR TÜCCAR, https://islamansiklopedisi.org.tr/umeyye-b-ebus-salt

 

VAHŞÎ BİN HARB

 

Aslen Habeşistanlı ve Kureyş eşrafından Cübeyr b. Mut‘im’in kölesidir.     Cübeyr b. Mut‘im Uhud Savaşı hazırlıkları sırasında Vahşî’ye, Bedir’de amcası Tuayme’yi öldüren Hamza’yı öldürdüğü takdirde kendisini hürriyetine kavuşturacağını vaad etmişti. Bedir’de katledilen Hâris b. Âmir’in kızı da Vahşî’nin âzat edilmesi için Hz. Muhammed, Ali veya Hamza’dan birini öldürmesini istiyordu. Hamza’nın organlarından yapacağı gerdanlıkla Mekke’ye döneceğini söyleyen Ebû Süfyân’ın karısı Hind bint Utbe ise Bedir’de babasını, kardeşini ve amcasını öldüren Hamza’yı ortadan kaldıracak kişiye bütün takılarıyla birlikte on altın vereceğini bildirdi. Vahşî, bugünkü kavramlarla tanımlayacak olursak, bir keskin nişancı. Kendisini âzat edebilecek kişilerin hasmını öldürüp kölelikten kurtulacak.

Vahşî, iyi mızrak kulllanıyordu. Uhud’da çatışmalar başladıktan sonra Hz.Hamza’yı gözetleyip duruyordu. Hz.Hamza’nın kendisini fark etmeden yaklaştığı bir anda  mızrağını fırlatarak O’nu şehid etti; ardından yanına giderek ciğerini söktü ve Hind’e götürdü. Bunun üzerine Hind bütün takılarını Vahşî’ye verdi, bunların yerine Hamza’nın ve diğer şehidlerin organlarını gerdanlık ve halhal olarak taktı. Bu savaşta tam galibiyet elde edemeyen müşrikler Hamza’nın öldürülmesiyle bir ölçüde intikam duygularını tatmin etmişti. Vahşî Cübeyr b. Mut‘im tarafından âzat edildi; Hind de takılarının yanında O’nu on altınla ödüllendirdi. Vahşî daha sonra Müslüman olunca hürriyetine kavuşabilmek için Hamza’yı öldürmekten başka çaresinin bulunmadığını ve Uhud’a sadece bunun için katıldığını söylemiştir. 

Aristokrasi iktidarı için mücadele ederken gücünü de bu tür imkanlardan alıyor. İktidarı hedefleyen güç ilişkileri dünyada hep böyle işliyor.

Hendek Gazvesi’ne de katılan Vahşî bu savaşta harbesiyle Tufeyl b. Nu‘mân el-Ensârî’yi şehid etti. Mekke’nin fethinden sonra Tâif’e kaçtı. Zira kendisi, Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara karşı düşmanlıklarıyla tanınan on kadar kişiyle birlikte umumi affın dışında bırakılmıştı. Vahşî, Tâifliler’in Medine’ye heyet göndermeye karar vermesinin ardından Dımaşk’a, Yemen’e veya başka bir yere gitmeyi düşündü. Bu arada kendisine Hz. Muhammed’in İslâm’a girenleri affettiği bildirilince Medine’ye gitmeye karar verdi. Sakīf heyetiyle birlikte yahut yalnız olarak Medine’ye giden Vahşî, Mescid-i Nebevî’de Resûl-i Ekrem’in huzurunda Müslüman oldu. 

 Vahşî, İslâm’a girmesinden bahsedildiğinde çok kötülükler işlediği için    tereddütlerini ifade etti. O’nun bu tereddüdüne Resûl-i Ekrem, “Kim tövbe edip iyi davranışlarda bulunursa şüphesiz o kişi tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner” âyeti ile cevap verdi. (el-Furkān 25/71). Bunun üzerine Vahşî, “Ey Allah’ın resulü! Ben neredeyse küfre denk bir günah işledim. Allah bunu da hasenata çevirir mi?” diye sormuş, Resûlullah da, “Allah kendisine ortak koşulması dışında bütün günahları dilediği kimse için bağışlar” âyetiyle (en-Nisâ 4/116) cevap vermiştir. Bununla da yetinmeyen Vahşî, “Burada Allah’ın dilediğini affedeceği bildiriliyor, beni bağışlamayı diler mi dilemez mi bilmiyorum” deyince, Hz. Peygamber, “Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayan, çok esirgeyendir” âyetini okuyarak (ez-Zümer 39/53) Vahşî’nin bütün endişelerini gidermiş, bunun ardından Vahşî İslâm’a girmiştir. Bu sırada Vahşî’den amcasını nasıl şehid ettiğini anlatmasını isteyen Resûlullah O’nu dinlerken büyük bir teessüre kapıldı. Ancak Vahşî’yi cezalandırmadı. Sadece amcasının katledilişini hatırlamak istemediğinden gözüne görünmemesini istedi.

Bu görüşmeden sonra Vahşî Medine’den ayrıldı. 12 (633) yılında Hâlid b. Velîd kumandasında Yemâme Savaşı’na katıldı ve peygamberlik iddiasında bulunan Müseylimetülkezzâb’ı harbesiyle yaraladı veya öldürdü. Vahşî’nin mızrağıyla O’nu yere düşürdüğü, ardından Abdullah b. Zeyd b. Âsım ile Ebû Dücâne’nin kılıçla başını kestikleri de rivayet edilir. Müseylime’yi öldürmesine çok sevinen Vahşî’nin, “Hamza’yı öldürmekle insanların en hayırlısının kanına girdim, Müseylime’yi öldürmekle de insanların en kötüsünü ortadan kaldırdım” dediği nakledilir. Ardından Hâlid b. Velîd ile Yermük Savaşı’na iştirak etti ve Dımaşk’ın fethinde bulundu. Bir süre Dımaşk’ta yaşadı, Humus’un fethine katıldı ve buraya yerleşti. 

 Vahşî Hz. Osman devrinde (644-656) vefat etmiştir.  

MUSTAFA SABRİ KÜÇÜKAŞCI, https://islamansiklopedisi.org.tr/vahsi-b-harb

Vahşî’nin Müslüman oluş hikayesi fevkalâde dersler içermektedir. İslâm’a en büyük zararlardan birisini veren bir insan gelip “ben Müslüman oldum” dediğinde niyeti hiç sorgulanmadan hüsnü kabul görüyor. Soyu-sülalesi olmayan âzatlı bir köle. Sosyal statü itibariyle adeta ayak altında bir insan. Kendi ifadesine göre de, müşrik olmasından öte, bir hayli kötülükleri bulunan birisi. İslam Hicaz Bölgesi’ne tamamen hakim olmuş. Vahşî Yemen’e veya Şam’a kaçmayı düşünüyor. Yani Hicaz’da nefes alması zor. İşte bu ortamda Vahşî İslâm’a girmek için adeta pazarlık yapıyor. Allah’ü Teâlâ’nın kullarını ne kadar önemsediğini gösteren ilginç bir hikaye. Burada Hz.Muhammed’in can düşmanları tarafından dahi ne kadar güvenilir olduğunun güçlü bir örneği daha görülüyor. Çünkü Vahşî, Müslümanlara karşı düşmanlıklarıyla tanınan on kadar kişiyle birlikte, Mekke’nin fethinde umumi affın dışında bırakılmıştı.  Buna rağmen kendisine “Muhammed Müslüman olanlara dokunmuyor” dendiğinde bir hileye, entrikaya, oyuna getirilip öldürülebileceği ihtimalini aşıyor, Medine yollarına düşüyor. Düşmanlığından korkulacak kabilesi, soyu, sülalesi yok. Vahşî ortadan kaldırılsa kimsenin umurunda olmaz,  o kadar önemsiz bir insan.

Ama…İslâm’a göre her insan bir âlemdir. İslâm’ın beşerî görüş açılarından ulaşılamayacak yüceliği budur, buradadır.

İslâm Dîni astronomi, jeoloji, biyoloji, su, hava tabakası, geçmiş olaylar, gelecek olaylar, insan bireyinin döllenmeden doğuma kadar geçirdiği safhalar…gibi çok mucizeler ihtiva etmektedir. Ama insanî boyut bakımından en kutlu mucize bana göre budur. Aristokrasi yok! Üstünlük sadece Allah’a saygı ve sadakattedir.

Vahşî’nin Müslüman olma safahatına benzer bir hadise daha önce vaki olmamıştır. Taifliler putlarının yıkılmaması, zekat vermemeleri, içki içmelerine izin verilmesi gibi bazı taleplerde bulunmuşlardı ama, talepleri reddedilmişti. Güçlü bir kabile olan Sakiflilerin talebine karşı, sıradan bir bireyden ibaret olan Vahşî’ye verilen önem “insan” unsurunun âlemdeki önemi ile tam bir uyum içerisindedir.

İnsanın Allah nezdindeki önemine dair güzel bir misali daha kısaca nakletmek öğretici olabilir:

“Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a yakınan kadının sözünü Allah işitmiştir… 

İçinizden karılarına zıhâr yapanların karıları asla onların anaları değildir.”  (Kur’an-ı Kerim, 58/1-2)

Yani o kadınlar boşanmış sayılmazlar.

Bu âyet-i kerîmelerin iniş sebebi ve devamındaki hadise şöyledir:

Ensar’dan Evs b. Sâmit  hanımı Havle bint Sa‘lebe’ye zıhâr yapmıştı. Bu, Medine halkının bir boşama tarzıydı. Havle çocuklarını kocasına bırakmak istemiyordu, perişan olacaklarını düşünüyordu. Kendisi alsa onları beslemekte çaresizliğe düşecekti. Sonunda Resûlullah’a başvurdu. Hz. Peygamber bu hususta mevcut geleneğin dışında bir emir almadığını belirtti. Havle Allah’a yalvarmaya ve halinden yakınmaya başladı: “Allah’ım! Çok yalnızım. Bu ayrılık bana çok acı verecek. Küçük çocuklarım var; onları babalarına bıraksam perişan olurlar, kendime alsam aç kalırlar. Halimi sana arzediyorum, beni bu sıkıntıdan kurtar; Rasülü’nün dilinden bir vahiy inzâl buyur!” Az sonra bu âyetler indi. Hz. Peygamber O’nu müjdeledi ve bu âyetleri okudu.  https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/M%C3%BCc%C3%A2dele-suresi/5105/1-4-ayet-tefsiri

Peygamber Efendimizin insanları önemsemesine ilişkin güzel örneklerden birisi de şöyledir:

Aristokratlar kendi kategorilerinde olmayan insanları küçümserler. Aristokrasi üstünlük iddialarına dayalı ayrımcılık içerir. Bununla insana insan olduğu için önem vermeyi karıştırmamak lâzımdır. İnsan, ayağı toprağa basan canlılarını en değerlisidir. Önemsenmelidir. İnsanı önemsemek kerîm insanların halidir, yüce ve yüceltici bir davranıştır. Bu konuda Peygamber Efendimiz ile ünlü Arap şair ve kabile reislerinden Hâtim-i Tai’nin oğlu arasında yaşanılan bir hadise nakledilir:

Tay Kabilesi üzerine bir askerî harekât düzenleniyor. Kabilenin o zamanki reisi Adî ailesiyle birlikte Suriye’ye kaçıyor. Fakat kızkardeşi ile başka bazı kişiler esir edilip Medine’ye getiriliyorlar. Esirler arasında bulunan Hâtem-i Tai’nin kızı, yani Adî’nin kız kardeşi Peygamber Efendimize kendisini tanıtıyor ve keremini istiyor. Hatta Seffane adlı bu hanımın Müslüman olduğunu söylediği de rivayet edilir. Hz. Muhammed (as) Seffane’yi serbest bırakıyor ve yardımda bulunuyor. Seffane doğru Şam’a gidiyor. Orada kardeşini buluyor ve O’nu Medine’ye gelip Hz. Muhammed ile konuşmaya ikna ediyor. 

 

Seffane ve kardeşi Adî Medine’ye geliyorlar. Adî Mescid-i Nebevî’de Peygamber Efendimizle konuşuyor.

Mescid-i Nebevî’deki görüşmeden sonra Peygamberimiz Adî’yi evine alıp misafir etmek istiyor. Birlikte Mescid’den hane-i saadete geçerken Efendimizin yoluna yaşlı bir kadıncağız çıkıyor. Uzun uzun sıkıntısını anlatıyor. Adî de hadiseyi gözlemliyor. Adî bir kabile reisi, yönetim deneyimi olan bir insan, bir aristokrat. Aristokrat zihniyeti, tutumu, davranışı, kültürü iyi biliyor. O kültürün içinde sosyalleşmiş. Bakıyor ki Peygamber Efendimiz yaşlı kadını şefkatle, ilgiyle, dikkatle dinliyor; herhangi bir yüksünme belirtisi yok. Kadıncağızın ihtiyacını yerine getiriyor. İşte o an Adî kendi kendisine “bu adam bir hükümdar olamaz!” diyor.  Yani, bu adamın davası hükümranlık davası değildir manasında böyle söylüyor.

 

Allah nezdinde kul önemlidir. Kul Allah’tan yüz çevirmedikçe Allah kuluna keremini-yardımını esirgemez.

Vahşî’nin Müslüman oluşunun biraz değişik bir hikayesi daha vardır:

Uhud Harbi’nde Peygamber Efendimizin amcası Hz. Hamza’yı (RA) şehit eden Vahşi, Resulullah Efendimize, "Ben Müslüman olmak istiyorum. Ama Kuran’da ’Ve onlar ki Allah’ın beraberinde diğer bir ilaha dua etmezler, Allah’ın haram kıldığı nefsi haksız katleylemezler ve zina yapmazlar. Her kim de bunları yaparsa ağır cezaya uğrar’ (Furkan, 25/68) ayeti beni İslam’dan men ediyor. Zira ben sayılan bu üç günahın hepsini yaptım. Benim için bir tövbe imkánı var mı?" diye Mekke’den bir mektup yazdı.

Bunun üzerine Furkan Suresi’nin, "Ve her kim tövbe edip de salih amel işlerse o muhakkak Allah’a makbul olarak döner" mealindeki 71. ayeti kerimesi nazil oldu. Peygamber Efendimiz (SAV) bu ayeti kerimeyi Vahşi’ye yazıp gönderdi.

Vahşi, "Bu ayette iyi amel yapma şartı var. Ben iyi işleri, amelleri belki yapamayabilirim. Başarılı olabilir miyim bilmiyorum" diye bir mektup daha yazdı.

Bunun üzerine, "Doğrusu, Allah kendine şirk koşulmasını mağfiret etmez, ondan berisini dilediğine mağfiret buyurur" (Nisa Suresi,  4/48) mealindeki ayeti kerime nazil oldu. Peygamber Efendimiz, bu ayeti kerimeyi de Vahşi’ye yazdı.

Vahşi tekrar, "Bu âyeti kerimede de Allah’ü Teâlâ dilediğine mağfiret eder şartı var. Allah (CC) beni bağışlamayı diler mi, dilemez mi bilmiyorum" diye yazınca, "Ey nefisleri üzerinde israfta bulunmuş kullarım! Allah’ın rahmetinden ye’se (ümitsizliğe) düşmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah günahların hepsini mağfiret eder. Muhakkak ki o çok gafur ve rahimdir" (Zümer Suresi, 39/53) mealindeki ayeti kerime nazil oldu.

Uhud Savaşı’nda Hz.Hamza’yı öldüren Vahşî Müslüman olmak için adeta pazarlık yapıyor. “Ben çok günah işledim”, “ya halimi düzeltemezsem”, “ya Allah beni affetmezse”…gibilerden soruları var. Vahşî’nin bu sorularına âyet-i kerimelerle cevap veriliyor. Hadise yukarıda biraz değişik anlatımıyla hikaye edilmişti.

Bu hadise Hz.Muhammed’in sadece tebliğ çabasıyla hareket ettiğinin delillerindendir. Çünkü İslam’a girişiyle bu kadar ilgilendiği Vahşî o tarihte Habeşli eski bir köle idi, hiçbir gücü yoktu, Uhud’da Hz.Hamza’yı şehid etmişti, İslâm’a en büyük zararlardan birisini vermişti, Hz.Muhammed ise O’nu İslâm’a bu ayet-i kerîmelerle çağırırken Hicaz Bölgesi’ne tamamen hakim olmuştu. Yani, Hz.Muhammed herhangi bir beşerî amaçla hareket ediyor olsaydı, olağan durumda Vahşî’ye karşı bu olağanüstü ilgiyi göstermesi imkansızdı.  Beşerî açıdan düşünülünce, Vahşî Müslüman olsa ne olur, olmasa ne olur? Fakat, Vahşî Hz.Muhammed’in âhirete gitmesinden sonra yalancı peygamberlerin en tehlikelisi olan Müseylime’yi Yemame Savaşı’nda öldürdü. Bu hadise de hikayesine eklenince, Vahşî hakkında son derece hikmetli bir yüceltme çabası ile karşılaşıyoruz.

 

ABDULLAH BİN ÜBEY

Babasının annesine nisbetle İbn Selûl diye de anılan Abdullah, Hazrec kabilesinin reisi olup Medine’nin idaresi kendisine verilmek üzere iken Hz. Peygamber’in oraya hicretiyle bundan vazgeçilmiştir. Bu sebeple, Bedir Gazvesi’nden hemen sonra Müslüman olmuş görünmesine rağmen, Peygamber’e ve O’nun tebliğ ettiği dine karşı beslediği kin ve düşmanlık duygularından hiçbir zaman kurtulamamıştır. Yani Abdullah aristokratik bir statü için, Peygamber olduğunu bile bile Hz.Muhammed’e düşmanlık etmiş, bir çok insanın münafıklığına öncülük etmiş, çok önemli olaylarda İslâm’a büyük zararlar vermiştir.


Bedir Gazvesi’nde müşriklerin galip geleceğine inanan Abdullah’ın taç giyme ümidi yeniden kuvvetlenmiş, fakat Müslümanların zafer kazanması, O’nu hayal kırıklığına uğrattığı gibi Medine’de müşrik olarak yaşama imkânını da ortadan kaldırmıştır. Bu sebeple istemeyerek de olsa Müslüman görünmeyi tercih etmek zorunda kalmıştır.

Abdullah b. Übeyy Medine’deki Yahudilerle işbirliği yapıyordu. O zaman Medine ve civarında yaşayan Benî Kaynuka, Benî Nadîr ve Benî Kureyza Yahudilerini Müslümanlar aleyhine kışkırtıp cesaretlendiren fitnecilerden birisidir. Uhud Gazvesi’nde Hz. Peygamber düşmanı Medine’de karşılamak düşüncesindeyken, bazı genç sahâbîlerin ısrarı üzerine, 700 kişilik bir kuvvetle Uhud’a doğru yola çıkmıştı. Abdullah da Medine’den dışarı çıkılmasına taraftar değilken Peygamber’in çıktığını görünce 300 kişilik bir kuvvetle ona katılmış, ancak yolda Medine’den ayrılmamak hususundaki görüşüne itibar edilmediğini ileri sürerek ve “Sizin savaşacağınızı bilmiyordum” diyerek savaşa katılmaktan vazgeçmiş, kendisine bağlı olan kuvvetle Medine’ye geri dönmüştür. Yani adam İslâm ordusunu dağıtma çabasında. Sıradan bir münafık değil.

Hz. Peygamber’in Nadîroğulları Yahudilerinin Medine’yi terketmelerini istemesi üzerine, Abdullah b. Übey Yahudilere haber göndererek yerlerinden ayrılmamalarını ve Peygamber’e karşı gelmelerini istemişti.  Yahudiler Medine’den savaşla çıkarıldılar.

Abdullah b. Übey, Benî Mustaliḳ Gazvesi’nde Muhacirlerle Ensar’ı birbirine düşüreyazmıştır.  

Bu seferden dönülürken Hz. Âişe hakkında iftira uyduran da bu Abdullah bin Übey’dir. Hz. Peygamber kendisini çok üzen bu hadiseden dolayı da Abdullah’ı cezalandırmamıştır. Abdullah’ın aristokrat konumunu kullanarak ifsadını büyütmesine imkan vermediği için, Peygamberimiz gafil insanları Abdullah’ın oyun alanından kurtarmıştır.


Abdullah b. Übey hicretin dokuzuncu yılı Şevval ayının sonlarına doğru (şubat ortaları 631) hastalandı; yirmi gün süren bu hastalıktan sonra da öldü.  Oğlu Abdullah ve kızı Cemile samimi birer Müslümandı.

TALAT KOÇYİĞİT, https://islamansiklopedisi.org.tr/abdullah-b-ubey-b-selul

 

K‘B BİN EŞREF

 

Kâ’b şairdi, zengindi, aristokrattı. Baba tarafından Tay kabilesine, anne tarafından bir Yahudi kabilesi olan Benî Nadîr’e mensuptur. Hem Araplar hem Yahudiler tarafından sevilir ve kendisine değer verilirdi. Medine’de oturan Kâ‘b, Bedir Gazvesi sonunda müşriklerin mağlûp olduklarına ve yetmiş ölü verdiklerine dair haber Medine’ye ulaşınca bunun doğruluğuna inanmamış, “Gerçekten Muhammed bu kadar kişiyi öldürmüşse yerin altı üstünden daha hayırlıdır” diyerek tepki göstermişti. Ancak haberin doğru olduğu ortaya çıkınca tâziyede bulunmak ve Kureyş’i Müslümanlar aleyhine kışkırtmak için kırk kadar adamıyla birlikte Mekke’ye giderek Müslümanlara karşı savaşmak üzere Ebû Süfyân ile anlaştı. Söylediği şiirlerle Kureyşliler’in intikam duygularını tahrik etti. Yahudilerden İslam’a meyledenleri vazgeçirmeye çalışırdı. 

Resûl-i Ekrem’i ve ashabını hicveden, Müslüman hanımların iffetlerine dil uzatan, etkili konuşmaları ve servetiyle müşrikleri Müslümanlara karşı kışkırtmaya devam eden Kâ‘b b. Eşref Peygamber Efendimizin emriyle öldürüldü.  

Kâ‘b Yahudi aristokrasisinin belki de en önemli ferdi idi. O öldürülünce Yahudi toplumu ciddi bir sarsıntı geçirdi.  Yahudilerle Müslümanlar arasındaki güvenlik anlaşması yenilendi.  

MEHMET ALİ KAPAR, https://islamansiklopedisi.org.tr/kab-b-esref 

 

SAFİYYE

 

Medine’de muhtemelen 610’da doğdu. Babası Hicaz Bölgesi’nde yerleşik Yahudilerin en önemli şahsiyetlerinden birisi olan Benî Nadîr’in reisi Huyey b. Ahtab, annesi aynı kabileden Berre bint Semev’el’dir. Aristokrat bir ailenin kızıdır. Önce Benî Nadîr’in ileri gelenlerinden Sellâm b. Mişkem ile, ondan boşanınca bir kumandan olan Kinâne b. Rebî‘ Ebü’l-Hukayk ile evlendi. Müslümanlara her kötülüğü yapmış olan babası Huyey, Benî Nadîr kabilesi Medine’den sürgün edilip Hayber’e yerleştikten sonra da Mekkeli müşriklerle Benî Kureyza Yahudilerini Müslümanlar aleyhinde kışkırtmaya devam etti. İhanetleri yüzünden Benî Kureyza Yahudileri cezalandırılırken O da öldürüldü.  Hz. Peygamber, Hayber esirleri arasında bulunan Safiyye’ye Müslüman olması halinde kendisiyle evleneceğini, Müslüman olmadığı takdirde serbest bırakıp ailesine göndereceğini söyledi. Safiyye’nin İslâmiyet’i kabul etmesi üzerine O’nunla evlendi.  Hz.Safiyye’nin bu olaylar olmadan önce bu doğrultuda bir rüya gördüğü rivayet edilir. Çok güzel bir hanımdı. Hayber dönüşü birkaç gün gerdeğe girmekten kaçınmış, sonra bunu “Yahudiler sana bir suikast düzenleyebilir diye endişe ettim de ondan öyle yaptım” diye açıklamıştır. Resûl-i Ekrem’in son hastalığı sırasında Safiyye, “keşke senin yerinde ben olsaydım” diye üzüntüsünü dile getirmiş, Resûlullah da Safiyye’nin sözünde samimi olduğunu belirtmiştir.  

Safiyye akıllı, faziletli, ibadete düşkün, yumuşak huylu, cesur ve cömert bir hanımdı. İsyancılar Halife Osman’ın evini kuşattığında O’na yiyecek götürdü. Hz. Ömer devrinde Safiyye’nin câriyesi, hanımının Yahudiler gibi cumartesi gününe önem verdiğini ve Yahudilerle irtibatını sürdürdüğünü ileri sürerek halifeye şikâyet etmişse de, daha sonra bunun asılsız olduğunu söylemiş, Safiyye de onu âzat etmiştir. Buradaki davranışın yüceliğine dikkat etmek lâzım! Safiyye, 50 yılının Ramazan ayında (Ekim 670) veya 52’de (Eylül 672) Medine’de vefat etti, Bakī‘ Mezarlığı’na defnedildi. 

AYNUR URALER, https://islamansiklopedisi.org.tr/safiyye

 

HUYEY BİN AHTAB

Huyey bin Ahtab’ın hikayesi Yahudi aristokrasisinin İslâm’a karşı çıkış sebebini gayet açık gösteriyor.

Huyey Bin Ahtap, Medine’de yaşayan üç Yahudi kabilesinden biri olan Nadîroğulları’nın lideriydi.  Nadîroğulları Uhud Savaşı’ndan sonra Müslümanlarla anlaşmalarını bozup savaşarak Medine’den sürgün edilmişlerdi. Huyey’in kızı Safiyye’nin kocası Hayber Savaşında öldürülmüştü.  Hazreti Safiyye annemiz o aileden İslam’ı seçen tek üyedir.  

Huyey Bin Ahtap bir Yahudi aristokratıydı; sözünde durmayan, körü körüne inatcı, Peygamber düşmanı biriydi. Nadîroğulları’nı, Kureyzaoğullları’nı ve Hayberli Yahudileri felakete sürükledi. Çünkü, O’na göre, İsrailoğulları’ndan olmayan birisinin peygamberliği kabul edilemezdi. Bu, Yahudi aristokrasisinin statüsünü bozardı.    

Müminlerin annesi Hazreti Safiyye anlatıyor:
“Rasûlullah Medine’ye gelip Kubâ’ya indiğinde, Avf Bin Amiroğulları memleketinde bulunan babam ve amcam, sabahleyin O’nu görmeye gittiler. Güneş batana kadar da dönmediler. Güneş batınca da yorgun, isteksiz, perişan bir halde döndüler. Çok üzgündüler. Amcamla babam kendi aralarında konuşuyorlar:  

‘Bu O mudur?’
‘Evet, vallahi O’dur.’
‘O’nu tanıdın ve vasıflarını gördün mü?’
‘Evet...’
‘Peki O’na karşı içinde ne var?’ 

‘Vallahi sağ kaldığım müddetçe O’na düşmanlık edeceğim.’

Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed’in çağrısına düşmanlığın en başta gelen sebebi işte budur: Aristokratik statünün elden gitmesi. Mekke müşrikleri putperest dokunulmazlıklarını, ticaretlerini ve güç-şiddet dengesine dayanan hiyerarşik yapılarını savunuyorlardı. Yahudiler ise kendilerinden olmayan bir peygambere karşı çıkıyorlardı.
 

Huyey Bin Ahtap, Rasûlullah’a azılı bir düşman oldu. Bu düşmanlığını, Hendek Savaşı sonrasında Kureyzaoğulları’nın yetişkin erkekleri ihanetleri sebebiyle kılıçtan geçirilirken, O da kılıçtan geçirilerek Rasûlullah’ın önüne bir külçe gibi yığılıp öldürülüşüne kadar devam ettirdi. 

 
Yahudi alimlerinden Abdulah Bin Selam, Peygamberimizi tanıyınca Müslüman olmuş, diğer Yahudilerin de iman etmesi için onlara nasihat etmişti. İçlerinde Huyey Bin Ahtap, Ka’b Bin Esed ve Ebu Rafi’nin bulunduğu topluluk Abdullah Bin Selam’ı yalanladılar ve dediler ki:
“Arap’tan peygamber olmaz. Senin dediğin bu adam bir hükümdardır.”

 

Nadiroğulları hicretten önce Müşrik olan Evs ve Hazrec arasında meydana gelen Buâs savaşında, Kureyzaoğulları ile birlikte Evs kabilesinin yanında yer aldı. Kaynukaoğulları Yahudilerinin yardım ettiği Hazrec’in yenilgiye uğratılmasında rol oynadılar. Yahudiler Evs ve Hazreç kabilelerini birbiriyle savaştırıp güçlerini tüketiyor, yörenin imkanlarını ele geçiriyorlardı. 

 

Bedir Savaşı’ndan sonra Ka’b Bin Eşref ve Huyey Bin Ahtap Mekke’ye gittiler.
Müşrikleri Hazreti Peygamber’le tekrar savaşmak üzere kışkırttılar.
Üstelik, müşriklere sadakatlerini ispat etmek üzere putlara secde ettiler.
Bu olay Uhud Savaşı’ndan önce vuku bulmuştur.
 
Uhud Savaşı’ndan sonra yanlışlıkla öldürülen 2 kişinin diyetini ödemek üzere Peygamber Efendimiz aralarındaki anlaşma gereği Yahudilerden yardım istedi. Yahudiler Peygamber Efendimizi ve yanındaki birkaç arkadaşını gayet iyi karşıladılar, “olur, diyet ödemesine yardım ederiz” dediler. Fakat o sırada damlarının gölgesinde oturan Peygamberimizin üzerine taş yuvarlayıp öldürmek onlara bulunmaz bir fırsat gibi göründü.
Böylece Hazreti Peygamber’e sûikast tertip ettiler. Peygamber Efendimiz Cebrail’den aldığı suikast haberi üzerine ortamı terk etti. Sûikast başarısız oldu.

Peygamberimiz kendilerine bir haberci göndererek 10 gün içinde bulundukları yeri terk etmelerini istedi. Yahudiler Medine münafığı Abdullah bin Übey’in yardım vaadine güvenip bu isteği reddettiler.  

Mahalleleri kuşatıldı. 15 gün sonra yurtlarını terk etmek zorunda kaldılar. 

 

Yahudi liderlerinden birisi olan Sellam bin Mişkem’in kendi aralarındaki tartışmalarda şöyle dediği nakledilir:

“Sırf Hazreti Harun’un soyundan olmadığı için Muhammed’e iman etmemekte direniyorsunuz! Bu durumda mallarımızı kaybetmeden Medine’den ayrılmamız gerekir. Yoksa mahsullerimizi ve topraklarımızı kaybetmekle karşı karşıya kalırız. Bu da şerefimizin kaybedilmesi demek olacaktır.” 

Aristokrasi işte bu tür etkiler yaratıyor. Adamlar Hz.Muhammed’in çağrısına bakmıyorlar. “O bir Arap, Arap’tan peygamber olmaz.” Kafa bu! Oysa Hz.Muhammed’in çağrısı asla delile muhtaç değil. Allah’ın var ve bir olduğuna inanmak için delil mi lâzım. Allah’ın olmaması hâşâ mümkün mü? Birden çok tanrı sadece çocuk oyuncağıdır. Bunların hangisi diğerlerini üretiyor? Âhiret dünyanın bir aritmetik eşitlikteki karşılığından daha kesindir. Âhiret yoksa/olmasa dünyadaki varlığımızın ne manası olabilir? İnsan biyokimyasal atık ve kötülük üreten en aşağı varlık olmak için bir abesin sonucu olarak mı var oldu? Varlığında bir hikmet, fizyolojik gerçeğine uygun bir yüceltilme amacı olmayabilir mi?

Bu açık gerçeği inkar etmek için aristokratik kültür şeytana muska üretip duruyor. Küfür bir tür şizofrenidir. En önemli sebebi aristokrasidir. Nitekim Peygamber Efendimiz İslâm’ı teklif edip destek istediği bazı kabile reislerinden şu cevabı almıştı:

“Seni desteklersem bunun karşılığında bana ne var?”

 

Yahudiler sonunda ancak develerinin taşıyabileceği kadar mallarını yükleyip yurtlarını terk ettiler.  

 
Şam’a ve Hayber’e göç ettiler. Huyey Bin Ahtap, Sellâm Bin Bin Mişkem, Kinâne Bin Rebi’ Bin Ebi’l-Hukayk gibi eşraf Hayber’e yerleşti. Huyey artık Hayber Yahudileri’nin de liderlerindendi. Hayber İslam düşmanlığının üssü haline getirilmişti. Aristokrasi statüsünü savunmayı gerçeğin üstünde tutuyor. Nitekim bu tutum Kur’an-ı Kerim’de ayet-i kerime ile tespit edilmiştir:
Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, sırf hasetlerinden  ve  aşırılıklarından dolayı ihtilafa düştüler.” (Kur’an-ı Kerim, 3/19)


 
Mekkeli müşrikler Uhud galibiyetinden hiçbir sonuç elde edemeden dönüp gitmişlerdi. Esasında bu da Allah’ü Teâlâ’nın Müslümanlara açık bir yardımı idi.  Fakat savaşın sonucu Mekkeli müşrikleri, badiyedeki bedevî Arapları, Hayber ve civardaki diğer Yahudileri cesaretlendirmişti. Yahudiler müşrikleri yeni bir savaşa kışkırtıyorlardı. Başta Huyey Bin Ahtap olmak üzere çaba üstüne çaba sarfediyorlardı.

 

Hendek Savaşı’na Yahudiler öncülük ettiler. Medine civarındaki kalabalık bedevî kabilelere Hayber mahsulünden pay vermeyi vaad ettiler. Mekke müşrikleri kışkırtılmaya zaten hazır. Neticede 10 bin kişilik bir ordu meydana getirdiler. Medine’yi coğrafyadan silecekler. Muhammed (as)’i ve arkadaşlarını kılıçtan geçirecekler. İslâm’ı yok edecekler.

Olmadı.

Olmadı.

Olmadı.

3 hafta Medine etrafında çaresiz, deli-divane dönüp durdular. Sonra, düşmanlık üzere birleşen bu grupların birliği, Müslümanların stratejik bir oyunu ile bozuldu. Allah da bir fırtına verdi. Bu büyük savaş harekâtı sanki bir tiyatro oyunu imiş gibi bitti.

Bu savaş asr-ı saadette Müslümanların son savunma savaşıdır.

Arkasından fetihler fetihleri takip etti. Kureyzaoğulları, Hayber, Mekke, Huneyn, Tebük…

Hudeybiye Seferi’nden dönerken gece vakti nazil olan Fetih Sûresi adım adım gerçekleşti, hem de Efendimiz daha hayattayken.

Bu önemli hadise hakkında biraz daha ayrıntı verilebilir:

 

Hz.Muhammed önemli olaylar karşısında ashabının görüşlerini alırdı. Hudeybiye’de ise hiç böyle olmadı. Bütün arkadaşları Müslümanların onuruna aykırı gördükleri halde anlaşmayı imzaladı. Umre yapmadan dönmek ashaba çok ağır gelmişti. Dönüş yolunda yatsı vakti Fetih Sûresi nazil oldu. Fetihler müjdeleniyordu. Gerçekten öyle oldu. Önce Yahudilerin askerî garnizonu mesabesindeki Hayber fethedildi. En az 10 bin askerî ve 1 yıllık yiyeceği stoklanmış bulunan Hayberliler içiçe 3 hisarla çevrili 7 kalelerinde fetihten korunamadılar. Fetih ordusu en fazla 1600 kişi idi. Savaşın sonuna doğru açlık sıkıntısı bile çektiler. Ama fetih Hudeybiye’den dönerken müjdelenmişti.  Hayber ve  Mekke fetihleri ile  Huneyn zaferi 2 seneden kısa bir sürede gerçekleşti.

Eğer Mekkeliler Hudeybiye Anlaşması’nı bozmamış olsalardı, bu fetih-zafer safahatı teorik olarak tıkanacaktı. Çünkü o durumda 638’e kadar aradaki anlaşma savaşa mani idi. Ama fetih müjdelenmişti ve bizler o müjdeyi Kur’an-ı Kerim’de okuyup duruyoruz. Bu mucize müjdenin tahakkukunda 3 kritik hadise var: Hudeybiye Anlaşması, Hayber’in fethi ve Mekkelilerin Hudeybiye Anlaşmasını bozmaları. Bu fetihler ve zafer peşpeşe gelen üç büyük başarıdan daha fazladır. Hudeybiye bir fetih rampasıdır. Hayber son derece belirleyici bir fetih aşamasıdır. Mekke’nin fethi ise Hz.Muhammed’in umre yolculuğuna çıkmadan önceki rüyasının tahakkukudur, mucizedir. Mekkeli müşrikler kendi elleriyle fethe imkan hazırlamışlardır.

Hendek Savaşı’nda Mekkeli müşrikler, Yahudiler, ganimet peşindeki bedevî kabileler, hatta Medineli münafıklar işbirliği halinde, 10 binden fazla bir ordu ile Medine üzerine gelmişlerdi.  Fakat Selmân-ı Fârisî’nin tavsiyesi ile şehrin düşman saldırısına müsait kısmına hendek kazılıp savunma savaşı yapıldığı için,  Müslümanlara savaşın getirdiği zorluklar dışında bir zarar veremediler. Kuşatma 23 gün sürmüş ve savaşılmadan sona ermiştir. Hz.Muhammed’i ortadan kaldırmak ve Müslümanların kökünü kurutup Medine’yi tahrip etmek üzere gelen güruhların savaşmadan dağılıp gitmeleri de Allah’ü Teâlâ’nın Müslümanlara açık bir yardımıdır.  Farklı putlara tapan, üstünlük iddiaları birbirinden şiddetli, alt kültür farkları önemli, hatta Yahudi-müşrik inançlardaki bu toplulukları böyle bir araya getiren güç bir inancı, bir ekonomik ilişkiyi, bir siyasî birliği korumak veya istilacı bir güce karşı koymak değildi. Ortak amaçları sahip oldukları aristokratik yapıyı korumaktı.

 

Huyey Bin Ahtap Kureyzaoğulları Yahudilerini Müslümanlarla aralarındaki anlaşmayı bozmaya ikna etti. Kureyzaoğulları’nın Müslümanlarla anlaşmasını bozup çeşitli hiziplerden oluşan birleşik düşman güruha katılması Medineli münafıkların bozguncu etkilerini güçlendirmiş, Müslümanları kuvvetle sarsmıştı.

Fakat…

 

Nuaym b. Mes‘ûd adında kabile reisi birisi tam bu savaş hengamesinde Müslüman olup Peygamber Efendimizle görüştü. Nuaym Kureyzaoğulları ve Kureyş nazarında güvenilir bir kimse idi. Henüz Müslüman olduğunu da kimse bilmiyordu. Bu durumdan yararlanarak Kureyş ile Kureyzaoğulları arasında güvensizlik yaratmayı başardı. Böylece Yahudiler savaş dışı kaldılar.

 

Kuşatmanın son günlerinde bir gece, düşman karargâhını altüst eden büyük bir fırtına çıktı, yiyecek ve içecek kapları devrildi, hayvanlar sağa sola kaçıştı. Olup bitenden morali bozulan ve zaten o zamana kadar herhangi bir savaş hareketine girişemeyen düşman, yiyecekleri tükendiği ve haram aylar da geldiği için çekilme kararı aldı.  Müslümanlığı yok etmek üzere toplanan güruhlar Ebrehe ordusuna benzer bir bozgunla çekilip gittiler. Artık taarruz sırası Müslümanlara gelmişti. İlk iş olarak da kendilerine ihanet eden Kureyza Yahudilerinin üzerine yürüdüler.

Çünkü, onlar Peygamber Efendimizle anlaşmalarını bozarak, Müşriklerden tarafta Müslümanlara karşı savaşa girmişlerdi. İslam ordusunu arkadan vurmak üzere harekete geçmişlerdi. 

Peygamber Efendimiz onlara teslim olmalarını söyledi, reddettiler. Bunun üzerine çarpışmalar başladı. 15 gün muhasara altında kaldılar. Allah kalplerine korku düşürdü. Kadınlarını ve mallarını alıp gitmek istediler, bu istekleri reddedildi. Kayıtsız ve şartsız teslim olmaları istendi. Kureyza Yahudilerinin lideri Ka’b Bin Esed halkına çeşitli taktikler önerdi: “Müslüman olalım” dedi, reddettiler; ”çocuklarımızı ve kadınlarımızı öldürelim, Müslümanlara saldıralım” dedi, reddettiler; “cumartesi günü aniden Müslümanlara saldıralım” dedi, reddettiler. 
Başka çare yoktu, teslim oldular. Yetişkin erkekler öldürüldü, çocuklar ile kadınları esir edildiler, malları ganimet alındı. 

Kureyzaoğulları erkekleri ile birlikte Huyey Bin Ahtap da  boynu vurulup öldürüldü. 

Öldürülmeden önce küfrünü kusmaya devam ediyor, Peygamber Efendimize şöyle diyordu:

“Vallahi, sana karşı duyduğum düşmanlıkta kendimi asla kınamıyor, kusurlu bulmuyorum! Ben kendisinde kuvvet ve kudret bulunduğunu sandığım, umduğum her yere başvurdum. Her yeri dolaşıp, her hareket edebilecek olanı hareket ettirdim ve ayaklandırdım! Fakat Allah kabul etmedi. Beni yenmek ve ele geçirmek imkân ve fırsatını ancak sana verdi! Allah´ın düşürdüğü, muhakkak düşer!” 

Aristokrasi en güçlü ifadesini Yahudi ideolojisi olan siyonizmde bulur. Siyonizme göre Yahudiler seçilmiş/üstün ırktır. Bir Arap’ın peygamberliğini elbette kabul edemezlerdi.

 

Huyey Bin Ahtap’ın İslam düşmanlığının sebepleri şunlardır:
1-Peygamberin Yahudilerden değil de Araplardan çıkması. Bu durumun O’nun kavminin itibarını düşürdüğünü düşünüyordu.
2-Peygamberimizin Medine’ye hicret edip orada İslam devletini kurması, Yahudi kavimlerinin etkisini azaltmıştı.
3-Peygamberimiz ve Müslümanların Bedir’de zafer kazanmaları, onların güçlerinin büyüklüğünü ve Yahudilerden üstünlüğünü göstermişti.

 

EKREM ŞAMA, https://ekremsama.com/programlar-459/2008.html?id=2289:huyey-bin-ahtap

 

Yahudi aristokrasisi İsrailoğullarının üstünlüğü inancını İslâm düşmanlığına dönüştürmüştür. Benî Kaynuka ve Benî Nadîr Yahudileri Müslümanlarla savaşmadan önce, Benî Kureyza Yahudileri Hendek Savaşı’nda Müslümanlarla aralarında güvenlik anlaşması bulunmasına rağmen ihanet etmeden önce Hz.Muhammed’i tasdik etmeyi en azından kendi aralarında tartışmışlardır. Müslüman olmalarını önleyen zihniyet Hz.İsa’yı Roma valisine şikayet ve ihbar eden Yahudi dînî aristokrasisinin zihniyet olarak devamıdır.

Üstünlük iddiaları sebebiyle dinlerini ideolojiye dönüştüren Yahudiler, din kültürü bakımından en birikimli toplumdu. Bunlar gündelik hayatta veya kutlu değerler üzerinden güç-menfaat elde etmeye kalkan kişilik tipinin özelliklerini elbette müşrik Araplardan daha iyi bilecek durumdaydılar.

Psikolog Carl Yung’ın icat ettiği kolektif bilinç dışı Yahudileri hak ile bâtılı daha kolay anlayabilecek yetenekle donatıyordu.

 

İstismarcı, fırsatçı, toplumu kandırıp imkanlarını kullanmak isteyen kişiler kolaycıdır. Bunlar itibar ve çıkar peşinde koşarlar; sosyal güç kullanma motivasyonları çok yüksektir. Yalanları, yanlışları, kötülükleri ortaya çıktığında da bunu yüceltecek bir açıklamaya saparlar. İkna güçleri yüksektir. Her zaman kolaycı, bencil ( enaniyetçi, egoist) ve çıkarcı olurlar. Meşakkatten, tehlikeden ve fedakârlıktan kaçınırlar; yoksunluğa katlanmazlar. Hırsızların, dolandırıcıların, kumarbazların, definecilerin, arkadaşlarının güvenini kullananların, ailelerinin merhametini geçim vasıtasına dönüştürenlerin, geçimini sağlamak için çalışmayanların hesapları hep kısa vadelidir. Yaratmak istedikleri güvenin vadesi dahi kısadır. Buna mukabil, bütün hayatını erdem mücadelesi ile geçiren bir insan neden kötü olsun, kötülük yapsın? 

Ancak Yahudiler için peygamberin İsrailoğullarından olup olmaması hakkın üstünlüğünden daha önemliydi.

 

Hayber Savaşı’nda Yahudilerin üstünlük iddiası tam manasıyla tavan yapmıştı. Zenginliklerine, silahlarına, kalelerine ve Hayber mahsulünden pay vermeyi vaad ederek desteğini aldıkları kalabalık Gatafan Kabilesi’nin desteğine güveniyorlardı. Gerçekten, Müslümanlar Hayber’i kuşattıklarında 1500 askerleri vardı. Yahudilerin ise 7 kalede en az 10 bin savaşçıları vardı. Uzun süre yetecek erzak stokuna sahiptiler. Bu sebeple Hz.Muhammed’le savaşmak onlar için bir din sorunundan daha fazlası idi, bir hakimiyet ve üstünlük sorunu idi. “Muhammed savaş neymiş, gelsin de görsün” havasında idiler. 

 

Güçlü aristokratik bağlarına ve Medine civarındaki yoğun çıkar ilişkilerine rağmen, az da olsa, bazı Yahudiler aristokrasiyi aştılar, kabile bağlarını aştılar, Müslüman oldular. Abdullah bin Selam bunların ilk akla gelenidir. Yahudiler arasında itibarı en yüksek alimdi. Müslüman oldu. Muhayrîk isimli Yahudi bilgininin Müslüman olup olmadığına ilişkin değişik rivayetler vardır. Ancak Uhud’da Müslümanlara yardım için savaştığı, o savaşta öldüğü ve savaşa girmeden önce, eğer ölürse bütün malını Hz.Muhammed’e bıraktığı kesindir. Muhayrîk zengin bir adamdı. Kâbü’l Ahbar da Yahudi alimlerindendi. Babasından kendisine kalan Tevrat’ta Peygamber Efendimizin vasıflarını okuyup Müslüman olmuştur. Bunun Müslüman olduğunda bir tartışma yoktur. Tevrat kültürü ile ilgili alandaki bazı rivayetleri reddedilebilir niteliktedir. Ancak Hz. Ömer dahil, ashab-ı kiramın itibar ettiği bir Müslümandı. 

Bu örnekler bize Yahudi toplumunun İslâm’a karşı tutumunda Yahudi aristokrasisinin ne kadar belirleyici bir etkide bulunduğunu göstermektedir.  

 

İslamî dönemdeki Arap-Yahudi ilişkilerini biraz detaylandırmak yararlı olabilir.

Leyla Akdoğan, http://acikerisimarsiv.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/9690/217386.pdf?sequence=1&isAllowed=y E.T: 14.10.2020

 

Evs ve Hazreç kabileleri arasındaki kanlı Buas savaşlarının önemli bir sebebi de Yahudilerdi. Fazla güçlenen bu Arap kabilelerini birbirlerine düşürmek için çok çabalamışlardı. Hicret’ten 5 yıl önce olan bu savaştan Araplar zayıflamış ve çok kayıp vermiş olarak çıktılar. Sonunda Evs ve Hazrec barış yaptı ve tarafsız kalan Hazrecli Abdullah b. Übeyy Hicret öncesinde kral seçilmek üzereydi.  Ama Evs ve Hazrec liderleri İslâm’ı kabul edince O’nun krallık hayalleri suya düştü. Rasûlullah’a iman etmeden önce Evs ve Hazrec, Menat’a tapan koyu putperestlerdi. İslâmiyet’ten önce Medine, istikrarsız, lidersiz bir kaos kentiydi. Tarihi kaynaklara göre Hz. Peygamber döneminde, Mekke’de yaşayan kayda değer bir Yahudi nüfus yoktur. Ama Yahudiler ticarî maksatlarla Mekke’deki panayırlarda tacir ve kahin olarak bulunmuşlardır.

  

 O dönemde Yahudiler Tevrat’tan vasıflarını öğrendikleri rasûlü bekliyorlardı. Kur’an ifadesiyle, onu, çocuklarını tanıdıkları gibi tanıyorlardı.

   

 Yahudiler  Bedir Savaşı’na kadar  Rasûlullah ile hiç ters düşmediler ve müşriklerle mücadeleden hangi tarafın galip çıkacağını beklediler. Fakat Peygamberimiz Yahudilerin Medine politikası üzerindeki etkilerinin farkındaydı. Onlarla ilk toplu ve doğrudan temaslar Hz. Peygamber Hicret edince başlamıştır. Hicret yılında Medine’de 6000 kadar müşrik Arap, 4000 Yahudi ve 50 kadar Hristiyan Arap nüfus vardı. Medine'deki Yahudi kabileler içinde en meşhurları Benî Nadîr ile Benî Kureyzâ idi.  Kureyzâoğulları dericilikle uğraşırlardı. Ticaret, ziraat ve sanayide varlıklı patronlar olan, soylarıyla övünen, kendilerine ait bir dine ve kitaba sahip bu insanlar, Bedevîler’den kültür bakımından daha üstün ve ekonomik bakımdan daha güçlülerdi.  En önemlisi sistematik ve organize idiler. Yani aristokratik tutumun bunlarda daha güçlü olması olağan bir durumdur. Şam ticaret yolları ellerindeydi. Filistin ve Şam gibi gelişmiş bölgelerden geldiklerinden, Araplar'ın bilmediği birçok mesleklere sahiptiler.  Asıl gelir kaynakları tefecilikti.  Kendilerini tefecilere kaptıran Arap liderler adeta Yahudilere bağımlı duruma geliyorlardı. Bu yüzden Yahudilere karşı Arap kabilelerinde bir husumet duygusu vardı.  Ayrıca Yahudiler, siyasî ve mâlî çıkarları gereğince, Arap kabilelerinin aralarını açıyor, Araplar’ın birleşmeleri durumunda kendi müthiş servetlerini ve kazandıkları verimli arazileri kendilerine bırakmayacaklarını biliyorlardı. Bildikleri bir diğer şey, kültürel bozulmanın   en açık tarihî örnekleri olan muskacılık, sihir, müneccimlikti ve bunları da kazanç aracı olarak kullanıyorlardı. 

 

Yahudiler yine de, küçümsedikleri Araplardan dil, edebiyat, giyim, örf-âdet olarak bir hayli etkilenmişlerdi. Yahudiler ile Araplar aralarında kız alıp verirlerdi. Ama buna rağmen Yahudilik şuurundan hiç vazgeçmemişlerdi. Bu etkileşmede Araplar, kendilerinden daha tecrübeli olan Yahudilerden bahçıvanlığı, hayvancılığı, baklagiller yetiştirmeyi ve tefeciliği öğrendiler.

 

Her kabile kendi müstakil hukukuna sahipti ve kendi başkanlarınca yönetiliyordu.  Hicret öncesinde Yahudiler Evs ve Hazreclilere kendilerinden bir peygamber geleceğini, bundan sonra mağlup olmayacaklarını ve birleşip putperest Arapların işini bitireceklerini söylüyorlardı.  Yahudilerin kitaplı ve tek tanrılı inançları  Arapların İslâm’ı kabulünü kolaylaştırıcı bir etki sağlamış olabilir..  

 

Hicret sonrasında Yahudilerle Medineli Araplar arasındaki ilişkiler tamamen değişti. Evs ve Hazrec arasına bir daha ayrılık tohumları serpilemedi ve tüm Medineli Müslümanlar “Ensar” sayıldı. Bunlar Mekkeli “Muhacir”lerle kardeş kılındı. Medrese, ibadethane, ordugâh ve toplanma yeri olarak faaliyet gösteren  Mescid-i Nebevî inşa edildi.  

Bir pazar yeri kuruldu. 

Bu Hz. Muhammed’i lider kabul eden yeni bir devletin teşekkülüydü.  Fakat bu yeni düzen Yahudilerin işlerine gelmedi ve İslâm’a düşman oldular. Çünkü toplumdaki düşmanlık ve kaostan kâr sağlamaya alışkındılar. Pek çok ilmî, itikâdî ve fıkhî konularda Hz. Peygamber’e karışık ve zor sorular soruyorlardı.   Bu münazara ve münakaşalarda  öğrenmek ister gibi yapıp akıllarda soru işareti bırakmayı amaçlıyorlardı.  Yahudilerin bozguncu çabaları sonucunda Medine’de müşrik, kafir ve Müslüman haricinde bir münafık sınıfı oluştu. Alenen düşmanlık etmeleri yüzünden, Müslümanlar tarafından, H. 2. yılında ilk öldürülen Yahudi Asmâ bint-i Mervân’dı.  Rasûlullah’a ve ashâbına o kadar sert hicivler söylerdi ki, kavminden pek çok kişi O’nun yüzünden Müslüman olamıyordu. Öldürülen ikinci Yahudi şair Ebû Âfek’ti.  Ebû Âfek Bedir savaşı’ndan sonra öldürüldü.

 

Bedir Savaşı her şeyi değiştirdi. Yahudilerle ilişkilerde bir dönüm noktası oldu. İçlerinde Huyey b. Ahtab ve Ka’b b.el-Eşref’in de olduğu bir grup Mekke’ye gidip tâziyelerini sundular, müşriklerle ittifak ettiler, onların dinlerini İslâm’dan üstün tuttular. Bir defâsında da Ka’b, Rasûlullah’a suikast hazırladı, ama vahiyle haber verildi ve Rasûlullah kurtuldu.  Ka’b b.el-Eşref şiirleriyle Rasûlullah’a, Müslümanlara ve hanımlarına eziyet etmeyi artırınca, ölüm emri verildi. Bir grup Evs’li O’nu ortadan kaldırdılar. Bu olay H.3. yıl Rebiulevvel ayında oldu. 

 

Medineli Yahudilerle yapılan savaşların hepsi, büyük bir savaşın ardından olmuştur. Benî Kaynuka Savaşı Bedir’den, Benî Nadîr Savaşı Uhud’dan, Benî Kureyzâ Savaşı Hendek’ten sonra yapıldı. Kaynukalılar H.2. yılda, Medine’den sürülen ilk Yahudi kavmiydi. Çarşılarında bir Müslüman hanımın eteğini açtılar. Olayı gören bir sahabi bunu yapanı öldürünce, yandaşları da onu öldürdüler. Böylece anlaşmayı bozdular. Müslümanlar da kalelerini kuşattı. Bir müddet direnseler de sonunda teslim oldular.  Sürgüne uğrayan ikinci kavim Nadîroğulları oldu. Bu olay H.4. yılda meydana geldi. Bunlar her fırsat bulduklarında müşriklerle işbirliği yaptılar. Rasûlullah’a iki kez suikast tertib ettiler. Sonunda Hayber ve Şam’a sürüldüler.

Hendek Savaşı H. 5. yılda Hayber’e yerleşen Benî Nadîr’in kışkırtması sonucunda oldu. Nadîroğulları savaş esnasında Kureyzâoğullarını Müslümanlarla aralarındaki güvenlik anlaşmasını bozmaya   ikna ettiler. Kureyzâoğullarının ihanet cezası Hendek Savaşı sonrasında verildi. Benî Kureyzâ Gazvesi sonunda, bu Yahudilerin erkekleri öldürüldü, kadın ve çocukları esir edildi, mallarına el kondu. Hayber’in fethi ise orada toplanan Yahudiler’in fitne ve fesat çıkarmaktan geri durmamaları yüzünden oldu. Hendek Savaşı’nda Mekkeli müşrikleri kışkırtan, kalabalık bedevî kabilesi Gatafanlıları savaşa katan, 10 bin kişilik büyük bir güçle Medine’yi coğrafyadan silmeyi amaçlayan Yahudilerdi. Bu düşmanlık faaliyetlerinin başında Benî Nadîr Yahudilerinin lideri olan, Hayber’e göçtükten sonra orada da liderlik mevkiinde bulunan Huyey bin Ahtab  vardı.

 

Huyey b. Ahtab Rasûlullah’a azılı bir düşman idi. Bu düşmanlığını, Kureyzaoğulları Savaşı sonunda Rasûlullah’ın önüne bir leş gibi yığılıp öldürülüşüne kadar devam ettirdi. 

Huyey ve arkadaşları Muhacirlerle Ensar arasındaki dayanışmayı kırmayı amaçlıyorlardı.     

Huyey, Hz. Peygamber’in açığını aramak için sürekli sorular sorar veya sordururdu.  Abdullah b. Selâm bu peygamberler halkasının sonu olan Hz. Muhammed’e iman edince, Huyey ve yanındakiler Abdullah’a  “Araplarda nübüvvet olmamıştır. Senin arkadaşın sadece bir meliktir.” dediler. 

Rasûlullah’ın kadınlarla evlendiğini görünce şöyle dediler: “And olsun ki, bunun maksadı sadece kadınlardır…Eğer peygamber olsaydı kadınlara rağbet etmezdi.”  Bu hususta en çok ileri gidenlerinden biri de Huyey b. Ahtab’dı.  Hz.Peygamber’in kadın kimliğini yüceltmek ve aile kurumunu güçlendirmek için 53 yaşından sonra birden fazla kadınla evlenmesi Yahudileri iddialarından vazgeçirmiyordu. Kaldı ki, o toplumda o dönemde kadınlar sadece eşitsizliğe maruz değillerdi. Çok değişik, kolay ve onaylanan ilişki türleri kadınları hem cinsel yönden, hem de saygınlık/değer yönünden eşya düzeyine düşürüyordu. Hz.Muhammed kadınları bu aşağılanmış konumlarından kurtarmıştır.

Bedir Savaşı’ndan sonra Ka’b b.el-Eşref ve Huyey b. Ahtab Mekke’ye geldiler. Müşriklerle, Hz. Peygamber’i öldürmek üzere ittifak ettiler. 

Kaynukalılar’ın Medine’den sürülmesi ve Ka’b b.el-Eşref’in öldürülmesi sonrasında Nadîrliler endişelenmiş ve kendileri için korkmuşlardı.   Uhud Savaşı onları yine cesaretlendirdi ve düşmanlıklarını, ihanetlerini açığa vurmalarına sebep oldu. Mekkelilerle ve Medineli münafıklarla ittifak kurdular. 

Peygamberimize kurdukları tuzak sonucu Benî Nadîr Yahudileri yurtlarını terk etmeye zorlandılar. Tuzağın mimarı Huyey idi. Önce Medineli münafık Abdullah bin Übeyy’in yardım vaadine güvenerek Rasülullah’a karşı çıktılar. Fakat sonunda birer deve yükü mal ile yurtlarını terk etmek zorunda kaldılar. Şam’a ve Hayber’e göç ettiler. Huyey b. Ahtab Hayber’e yerleşti. Oranın Yahudi halkı buna itaat edip saygı gösterdiler.  Yani Huyey artık Hayber Yahudilerinin de liderlerindendi. Nadîr Savaşı’nın da en önemli aktörü Huyey b. Ahtab’dır. Bu savaş H. 4. yılda Rebîulevvel ayında olmuştu.

Huyey b. Ahtab’ın Hendek Savaşı’ndaki etkisi daha da önemlidir. Bu savaş için çeşitli kabileleri ikna etmiş, onları Medine üzerine yığmıştır. Savaş esnasında, Müslümanları arkadan vurmaları için Benî Kureyzâlıları kandırmış, Kureyzâ ve Kureyş arasında elçilik yapmıştır. Hendek Savaşı’nın sebebi bir grup Yahudi’nin, Mekkelileri savaşa kışkırtmalarıdır. Yahudiler Kureyş’ten sonra kalabalık bir bedevî kabilesi olan Gatafanlılar’ın yanına gidip Hayber’in hurma mahsulünün yarısını vermeyi vaad ederek, onları da saflarına kattılar. İttifaka katılan Kureyş, Gatafanlılar ve diğer bedevî kabileleri toplam onbin  savaşçı topladılar. Hendek Savaşı böyle meydana geldi. Hendek Savaşı’nda Rasûlullah ve ashâbı, şiddetli açlık, kıtlık ve soğukla baş etmeye çalışıyorlardı.  

Huyey b. Ahtab’ın Kureyza Yahudilerini Hz.Muhammed ile aralarındaki güvenlik anlaşmasını bozmaya ikna etmesi çok tehlikeli idi. Haber Müslümanların arasında yayıldığı zaman endişeleri arttı, korkuları şiddetlendi, tehlike büyüdü. İslâm savaşçıları baskın korkusuyla tuvalet ihtiyaçlarını gidermekten bile korkarlarken, münafıklar Allah’ın yardımının ve Rasûlullah’ın müjdelediği fetihlerin bir hayal ve aldanma olduğunu iddia ediyorlardı.  Ama hendeği geçebilen birkaç kişi haricinde müşriklerle çarpışma olmadı. İşte bu Müslümanları yok etme amaçlı savaşın hazırlanmasında  ve harp esnâsında Yahudilerin bu denli tehlikeli hale gelmelerinde Huyey’in rolü büyüktü. 

Müslümanların diplomatik yollarla düşmanlar arasında yarattıkları güvensizlik ve şiddetli fırtına birleşik müşrik-Yahudi ordusunun savaşı terk etmesini sağladı. Savaşın kazanılmasıyla Medine önemli bir zorluğu daha atlatmıştı. Artık sıra içlerinde Huyey’in de olduğu hainlerin cezalandırılmasına gelmişti.

Kureyzâlılar Evs’li müttefikleri Sa’d b. Muaz’ın Rasûlullah tarafından hakem tayin edilmesine râzı oldular. O’nun vereceği hükmü kabul edeceklerdi. Sa’d b. Muaz’ın kararı erkeklerin öldürülmesi, kadın ve çocuklarının esir edilmesi, mallarının taksim edilmesi oldu. Erkeklerin boyunları vuruldu. Sayıları 400-900 arasında değişik nakledilmektedir. Kureyzalı erkeklerle birlikte Huyey’in de boynu vuruldu. Ölmeden önce İtiraf ettiği tek şey Rasûlullah aleyhine  elinden gelen her şeyi yaptığıydı.

 

 

MÜSEYLİMETÜ’L KEZZÂB                

 

Hicaz bölgesinin doğusunda Yemâme’de doğdu. Bekir b. Vâil kabilesinin bir kolu olan Benî Hanîfe’ye mensuptur. İsminin Mesleme olduğu ve bunun Müslümanlar tarafından tahkir amacıyla Müseylime şekline dönüştürüldüğü kabul edilir. 

Şair, hatip, kâhin ve nüfuz sahibi bir kişi olan Müseylime, 8 yılında (630) Hevze el-Hanefî’nin ölümünden sonra Benî Hanîfe’nin reisi oldu. Hristiyan olan ve ölümünden bir süre önce Hz. Peygamber’in İslâm’a davet mektubunu aldığında kendisine bu işte pay verilmesi şartıyla O’na uyacağını bildiren Hevze Müslüman olmamış, ancak Hanîfeoğulları’ndan birçok kişi İslâm’ı kabul etmiş ve bunlar kabilenin güçlü liderlerinden Sümâme b. Üsâl’in etrafında toplanmıştı. Sümame de önceleri Hz.Peygamber’in düşmanlarından idi. Fakat bir seferde Müslümanlara esir düşüp iyi muamele görünce samimî bir Müslüman olmuştu.

Sümame ve etkisindeki Müslümanların gitgide çoğalmasını kendi hâkimiyet ve nüfuzu açısından tehlikeli bir gelişme olarak gören Müseylime, liderliğini pekiştirmek için Hanîfeoğulları’nın heyeti içinde Resûl-i Ekrem ile görüşmek üzere Medine’ye gitti (10/631). Hz. Peygamber ile görüşmesinde O’ndan sonra hâkimiyetin kendisine verilmesini talep ettiği ve Resûlullah’ın bu talebi kesin bir şekilde reddettiği kaydedilmektedir. 


Müseylime’nin, Yemâme’ye döndükten sonra 10. yılın sonlarında (632 başları) Resûl-i Ekrem ile mektuplaştığı bilinmektedir. İbn Sa‘d, Hz. Peygamber’in  Müseylime’yi İslâm’a davet ettiğini, Müseylime’nin gönderdiği cevapta kendisinin de peygamber olduğunu yazdığını belirtmektedir (eṭ-Ṭabaḳāt, I, 273). İbn Hişâm, Müseylime’nin Resûl-i Ekrem’e kendisinin de peygamber olduğunu ve yeryüzünün yarısının kendi kabilesine, diğer yarısının Kureyş’e ait bulunduğunu ifade eden bir mektup gönderdiğini, bunun üzerine Hz. Peygamber’in, yolladığı mektupta O’nu kezzâb (çok yalancı) diye tanımladıktan sonra, yeryüzünün Allah’a ait olduğunu ve onu istediğine vereceğini bildirdiğini kaydeder (es-Sîre, III-IV, 600-601). 

Müseylime bu mektuplaşmanın ardından peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkınca Resûl-i Ekrem, Yemâme bölgesindeki Müslümanlardan ve görevlilerden Müseylime problemiyle ilgilenmelerini istedi ve Habîb b. Zeyd el-Ensârî’yi Müseylime’ye elçi olarak yolladı; kısa bir süre sonra da vefat etti. Yemâme’ye giderek Benî Hanîfe ileri gelenleriyle görüşüp halkın irtidad etmesine engel olmaya çalışan Habîb, Müseylime’nin emriyle öldürüldü. Benî Hanîfe reislerinden Sümâme de Müseylime karşısında yenilince Hz. Ebû Bekir, İkrime b. Ebû Cehil kumandasında bir orduyu Yemâme’ye gönderdi. Daha sonra Müseylime’nin büyük bir orduya sahip olduğunu öğrenince Şürahbîl b. Hasene kumandasında bir birlik daha sevketti. Takviye güçlerinin gelmesini beklemeden Müseylime kuvvetlerine saldıran İkrime mağlûp olarak geri çekilmek zorunda kaldı. Ardından Şürahbîl b. Hasene’nin de yenilgiye uğraması üzerine Halife bölgeye Hâlid b. Velîd kumandasında yeni kuvvetler yolladı. İki ordu Yemâme’de Akrabâ’ denilen yerde karşı karşıya geldi. Tarafların asker sayısı hususunda farklı rivayetler bulunmakla birlikte Müseylime ordusunun üç dört kat daha fazla askere sahip olduğu anlaşılmaktadır. İslâm ordusu başlangıçta Müseylime kuvvetleri karşısında gerilediyse de özellikle 2500 civarında olduğu belirtilen Muhacir ve Ensar’ın güçlü direnişi karşısında Müseylime sadık askerleriyle birlikte Hadîkatü’r-Rahmân denilen etrafı yüksek duvarlarla çevrili bahçesine sığınmak zorunda kaldı. Her türlü tehlikeyi göze alarak bahçeye giren Müslümanlar Müseylime’yi ortadan kaldırmayı başardılar.  Müseylime’yi   Vahşî b. Harb’in, mızrağı ile yere düşürdüğü, ensardan Ebû Dücâne’nin de kılıcıyla onu öldürdüğü zikredilir. Son derece kanlı geçen çarpışmalarda her iki taraf da çok sayıda kayıp vermiştir. Bu hususta abartılı rakamlar verilmektedir. Müseylime’nin Akrabâ’ bölgesinde 7000, takibat esnasında 7000 ve Hadîkatü’l-mevt’te 7000 olmak üzere 21.000 veya 24.000, Müslümanların ise 700’ü hâfız toplam 2200 kayıp verdiği nakledilir.

 

İşte bu kanlı savaş, en açık tarihî örneklerden birisi olarak, kabile aristokrasisi ile İslâm arasında gerçekleşmiş bir savaştır.

Ebû Hüreyre Hz. Peygamber’den, “Bir gün uyurken rüyamda iki kolumda altından iki bilezik gördüm ve bundan hoşlanmadım. Bu sırada bana rüyamda bileziklere doğru üfürmem vahyedildi, ben de üfledim; bunun üzerine uçup gittiler. Ben bu ikisini benden sonra çıkacak iki yalancı ile yorumladım: Biri (Esved) el-Ansî, diğeri Müseylime’dir” şeklinde bir hadis rivayet etmiştir (Buhârî, “Meġāzî”, 70; Müslim, “Rüʾyâ”, 21).

Şairlik, kâhinlik ve hatiplik gücünün yanında kabile reisliği nüfuzundan da yararlanan Müseylime insanlar üzerinde etkili olacak çeşitli yöntemler kullanmıştır. Özetle Müseylime İslâm’ın temel esaslarını dikkate alıp Hz. Peygamber’i taklit etme taktiği ile netice almaya çalışmış bir kabile reisidir. Güçlü bir kabilenin reisi, şair, kâhin ve hatip olduğuna göre, peygamberlik iddiası nüfuzunu güçlendirmek için kullandığı bir araçtan ibarettir. Müseylime secili (ses uyumlu/ahenkli) sözler söyleyip bunun kendisine gelen vahiyler olduğunu iddia ederek kendisini gülünç düşürmüş ve kezzap (aşırı yalancı) sıfatını fazlasıyla hak etmiş sahtekar birisidir. 

AHMET ÖNKAL, https://islamansiklopedisi.org.tr/museylimetulkezzab

Müseylime peygamberlik iddiasında her açıdan hüsrana uğradı. Bütün iddiaları kaçıp sığındığı bahçesinde öldürüldüğünde sona erdi. Fakat peygamberlik iddiası ile iktidar ve aristokrat amaçlarına ulaşmak isteyen başka yalancılar da çıktı. Bunların hikayeleri ne kadar basit, abes, bazen gülünç ve ufuksuz olduklarını göstermektedir. Ufuk Peygamber Hz.Muhammed’in hayatı ile bunların hikayelerini kıyaslamak vicdanlara sığmaz. Ama yalancı peygamber taslaklarının aşağılık iddiaları, tavırları, entrikacı hareketleri Peygamberimiz Muhammed (as)’ın davasındaki sadakatinin bir başka delilini oluşturmaktadır. Bu sebeple aşağıda yalancı peygamber taslaklarının hikayeleri kısaca not edilmiştir.

 

SECÂH

Secâh  peygamberlik iddiasında bulunmadan önce Hristiyan’dı. Bu dini iyi biliyordu. Kahinlik de yapardı. Mensup olduğu Temîm kabilesinden bazıları irtidat (Din’den dönme) hareketleri döneminde İslâm’a bağlı kalırken, bazıları zekât vermemek için Din’den dönmüşlerdir. Secâh Resûl-i Ekrem’in vefatından hemen sonra peygamberlik iddiasında bulunmuş, el-Cezire’de başına topladığı bazı kabilelerden insanlarla Medine üzerine yürümeye kalkmıştır. Ancak önce kendilerini desteklemeyen  kabilelere saldırmış, giriştiği savaşlarda yenilmiştir. Bu başarısızlıklardan sonra Müseylimetülkezzâb’ın yurdu Yemâme’ye yönelmiştir. Müseylimetülkezzâb bir yandan Müslümanlarla savaşırken, bir de böyle bir cephe açmak zorunda kalmamak için Secâh’a hediyeler gönderip anlaşma yolunu seçmiştir.  Neticede  Secâh Yemame mahsulünün yarısını o yıl alıp gelecek yıl da yarısını almak üzere anlaştıktan sonra peygamberlik davasından vazgeçerek el-Cezîre’ye dönmüştür.
Secâh’ın  Hicrî 41’de  Kûfe’ye yerleştiği ve Müslüman olarak orada öldüğü, diğer bazı rivayetlerde ise Basra’ya geçtiği ve orada öldüğü nakledilir.

El-Cezire bizim Güney Doğu bölgemizin bazı kısımları ile Dicle-Fırat boyunca Irak’ın bazı yerlerini de içine alan bir bölgedir.

 MUSTAFA FAYDA, https://islamansiklopedisi.org.tr/secah
 

ESVED el-ANSÎ

Siyah tenli olduğu için “Esved” lakabıyla anılır. Kahtânîler’dendir. Yani aslen Yemenli Arap’tır. Vedâ haccı dönüşünde Resûlullah’ın hastalandığını haber alınca   peygamberlik iddiası ile ortaya çıktı. Esasen halkından Müslüman olanlar varsa da, bölgede İslâmiyet güçlü bir şekilde yayılmış değildi. Necran yöresinden topladığı 600-700 atlıdan oluşan kuvvetleriyle San‘a üzerine yürüyen Esved, Yemen Valisi Şehr b. Bâzân’ı öldürerek bölgeye hâkim oldu. Şehr’in babası olan Sâsânîler’in San‘a valisi Bâzân, İslâmiyet’i benimseyince Hz. Peygamber tarafından görevden alınmamıştır. Bâzân İranlıdır, Ebna denilen sosyal kesim ise İranlı-Arap karşımı bir topluluktur. Bâzân Müslüman olunca mensubu olduğu Ebnâ da O’nu takip ederek İslâm’a girmişti. Esved, yabancı düşmanlığını körükleyerek yerli halkı kendi etrafında toplamaya çalıştı. Aslında bazı destekçileri  İslâm gelince kaybettikleri statülerini yeniden elde etmek için taraf değiştirerek Esved’e katılmışlardı. Esved kabileler arası ilişkileri etkileyerek kendisine bir nüfuz alanı yaratmak istiyordu. Fakat, hareketine dînî bir görüntü vermeye çalışmıştır.

Esved el-Ansî kahindi, heybetli görünüşü ve tesirli hitabetinin de yardımıyla insanları âdeta büyülerdi. Hayvanlar üzerinde uyguladığı ipnotizma gücü de O’nun tesir sahasını genişletmiştir. Halkı putperestliğe davet etmedi.  Görünmeyen bir tanrı adına ortaya çıktığını iddia etti. Bölgenin dînî coğrafyasından ve semavî din kültüründen yararlanmaya kalkması Esved’in stratejik bir tutumudur. Kendisine melekler aracılığı ile vahiy geldiğini ileri sürmüş, büyücülük ve ipnotizma eseri olarak yaptığı şeyleri de bu iddiasını ispat için kullanmıştır. Ancak ortaya bir din ve şeriat koymamıştır.

Esved el-Ansî, peygamberlik iddiası ile ortaya çıktıktan yirmi beş gün sonra San‘a’ya, birkaç ay içinde de Yemen’in hemen hemen tamamına hâkim oldu. Resûlullah O’nu İslâmiyet’e davet etmek için Cerîr b. Abdullah el-Becelî’yi gönderdi, fakat olumsuz cevap aldı. Resûl-i Ekrem bölgedeki valilerinden ve eşraftan Esved el-Ansî’nin her ne suretle olursa olsun ortadan kaldırılmasını istedi. Esasen valiler yerli ahali ile münasebet kurarak onları Esved’e karşı iş birliğine davet ediyordu. Nihayet bölge ileri gelenlerinden bazıları kendi safında göründükleri Esved’e suikast tertip etme konusunda anlaştılar. Kocasını öldürüp kendisini zorla nikâhladığı için Esved’den nefret eden Şehr b. Bâzân’ın hanımı Âzâd’ın da yardımıyla bir gece yarısı girdikleri evinde Esved’i öldürdüler. Güvenlik yeniden sağlandı ve İslâm valileri eski görevlerine döndüler.

Esved’in Hz. Peygamber’in vefatından beş gün önce 8 Rebîülevvel 11 (3 Haziran 632) tarihinde öldürüldüğü kaydedilmektedir.  Esved el-Ansî’nin isyanı üç dört ay sürmüştür.

HÜSEYİN ALGÜL, https://islamansiklopedisi.org.tr/esved-el-ansi

TULEYHA BİN HUVEYLİD

Hicaz ile Irak arasında kalan Necid’deki kabile reislerindendi. Kâhindi.  Araplar arasında kahramanlığı, savaş yeteneği ve şairliğiyle bilinirdi.  Hicretin üçüncü yılının (625) sonlarına doğru Resûlullah’a karşı büyük bir birlik oluşturmayı başardı. Emrindeki kuvvetle bu birliğin üzerine gönderilen Ebû Seleme el-Mahzûmî onlarla savaşmadan birliklerinin dağıtılmasını sağladı ve çok miktarda ganimetle Medine’ye döndü. Tuleyha Hendek Savaşı’nda da İslâm düşmanlarının tarafında yer aldı.  Bu savaştan dört yıl sonra 9 (630) yılında Esed Kabilesi’nden bir heyetle Resûlullah’ın yanına gelerek İslâmiyet’i kabul ettiğini söyledi. Ancak Resûl-i Ekrem henüz hayatta iken irtidat edip Necid Bölgesi’nde peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktı. Diğer yalancı peygamber taslakları gibi, Tuleyha da siyasî nüfuzunu arttırma hevesindeydi. Kabile taassubu ve rekabeti esas hareket noktası idi. Peygamber’in Kureyş Kabilesi’nden çıkması başka bir sebepti. Zekât vermek de istemiyordu. Burada Tuleyha’nın bir iktidar ve aristokrasi mücadelesine giriştiği görülmektedir.

Tuleyha Resûlullah’ın sağlığında peygamberlik iddia eden son kişidir. 

Tuleyha, etrafındakilere namazdaki rükû ve secdeyi terkedip Allah’ı ayakta ve oturarak zikretmelerini emrediyordu. Ayrıca Zünnûn adında birinin veya Cebrâil’in kendisine vahiy getirdiğini iddia ediyor ve bazı secili sözler söylüyordu. Benî Esed’le birlikte Tay ve Gatafân kabilelerinden birçok kişi O’na tâbi oldu. Hz. Ebû Bekir,  Hâlid b. Velîd’i Tuleyha üzerine sevketti.

Hâlid b. Velîd, Tuleyha ile savaştı.  Fezâreoğulları’ndan Uyeyne b. Hısn 700 kişi ile birlikte Tuleyha’nın safında yer alıyordu. Başka bazı Arap kabileleri de savaşın sonunu bekliyorlardı. Savaş esnasında Tuleyha bir tarafa çekildi ve abasına bürünüp sanki kendisine vahiy gelmesini bekliyormuş gibi bir tavır takındı. Oysa Müslümanlar karşı tarafın askerlerini öldürdükçe Uyeyne bin Hısn Tuleyha’yı sıkıştırıyordu. Aldığı cevaplardan sonra Tuleyha’nın bir yalancı olduğunu ilân etti. Kabilesi savaşı bıraktı. Tuleyha askerlerinin bozulup kaçtığını görünce, “herkes kendini kurtarsın!” diyerek firar etti. Tuleyha, Suriye’ye gidip Gassânîler’den Cefneoğulları’nın yanına sığındı. Tuleyha’ya tabi olan kabileler bu savaştan sonra yeniden İslâm’a tabi oldular.  

Esed ve Gatafân kabilelerinin İslâm’a girmesi üzerine Tuleyha da Müslüman oldu.

Tuleyha Hz. Ömer’in halifeliği sırasında Medine’ye geldi ve O’na biat etti.  Özellikle Kādisiye ve Nihâvend savaşlarında büyük yararlık gösterdi. Üzerlerindeki irtidat lekesini silmek için hem Tuleyha hem kabilesi Benî Esed fetihlerde büyük çaba sarfetti. 

MEHMET SALİH ARI, https://islamansiklopedisi.org.tr/tuleyha-b-huveylid

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HORLANAN UYGARLIK ÖNCÜLERİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                          

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                         

 

                                                                           Muhacir ve Ensar'dan İslâm'a ilk

                                                                           önce girenlerin başta gelenleri ve

                                                                           iyi amellerle onların ardınca

                                                                           gidenler var ya, işte Allah onlardan

                                                                           razı oldu, onlar da Allah'dan

                                                                           razı oldular ve Allah onlara içinde

                                                                           ebedî kalacakları, altlarından

                                                                           ırmaklar akan cennetler hazırladı

                                                                           ki, işte büyük kurtuluş

                                                                           budur. (Kur’an-ı Kerim, 9/100)

 

 

“Bir katl (öldürme) veya yeryüzünde bozgunculuk olmadan bir insanı öldüren sanki bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Kim de bir insanın hayatını kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur.” (Kur’an-ı Kerim, 5/32) Bu âyet-i kerime insanın Allah’ü Teâlâ nezdinde ne kadar önemli olduğunu ne kadar güzel ifade ediyor. Fatiha Sûresi’ndeki  “Hamd âlemlerin rabbı olan Allah içindir.” (Kur’an-ı Kerim, 1/1) âyet-i kerimesi ile bu âyet-i kerime birbirlerini ne kadar güzel tamamlıyorlar. Övgüye lâyık ve âlemlerin rabbı olan Allah’ü Teâlâ kullarına nasıl sahip çıkıyor! Bozguncu veya katil olmayan herkesi, hangi inançta ve ahlâkta olursa olsun, can güvenliğine sahip kılıyor.

Veda Hutbesi’nde Peygamber Efendimiz (as)  “Ey insanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur” buyuruyor. https://www.diyanet.be/Portals/0/VEDA%20HUTBESI.pdf

Hz.Hamza’yı şehit eden Vahşî’nin İslâm’a girmesi konusu anlatılırken Allah ve Rasülünün insanlara sırf insan oldukları için nasıl önem verdikleri örnek olarak hikaye edilecektir.

 

Burada, salt insanların sağduyu rampasını güçlendirmek için, İslâm’ın insan hayatına verdiği önemi ifade ettikten sonra, herhangi bir kıyaslama kaygısı taşımaksızın, Eski Roma’da gladyatörlerin şenlik havasında savaştırılıp öldürüldüklerini ve yaklaşık olarak 19.yy’a kadar Batı’da düellonun yasal olduğunu hatırlamak yeterlidir.

 

İslâm insan birey ve toplumunu erdemle mayalayacak tek dindir. Sigmund Freud, Eric Berne, Karen Horney, Alfred Adler, Carl Jung gibi psikolog ve psikiyatrlar, benlik teorileri ve kişiliği öğrenme ile açıklayan görüşler, insan bireyini, adeta, kendini geliştirebilen birer mekanik varlık gibi ele alıyorlar. Oysa, kutlu/aşkın değerlerle ilişkisini doğru kurmadıkça, insanı yüceltecek yönlendirici bir güç olamaz. Tanrı tanımazlığın, çok tanrıcılığın, bir putun insanı yüceltecek bir etkisi mümkün değildir. Bunu çok tanrılı veya putperest toplumların tarihi ortaya koymaktadır. Mesela Roma toplumunun hayatını iğrenmeden okumak mümkün değildir. İslâm öncesi putperest Mekke toplumunun hayatı dahi insanî açıdan nispeten Romalıların hayatından daha nezihti. Hz.Muhammed insanlığa öylesine yüceltici bir din getirmiştir ki, bu din hem önceki uygarlık birikimlerinin etkisinde kalmamış, hem de en az sekiz yüzyıl medeniyetin gelişimine öncülük etmiştir.

 

 

İslâm “ey insanlar…” diye tevhid ve âhiret inancı ile donanmış erdemli insan olmaya çağırdığında köleler, kadınlar, siyahlar, kimsesizler, yoksullar, borç altında yoksullaştırılanlar, engelliler, yabancılar, aristokrasinin dışlayıp sanki böcek gibi gördüğü herkes, çok kocalı kadınlar, fahişeler, şarapçılar…”insan” olduklarının bu kutlu çağrışımında coştular. Ama faizciler, yağmacı haydutlar, bir tür şeytanî züht gösterisi içerisinde yaşayan çokyüzlü kişiler, kahinler, şiir ve hitabet sanatları üzerinden aristokraside yükselenler “ey insanlar…” hitabını ayrımcı/bozguncu bir üstünlük oyunu gibi gördüler. Ayrımcı olmayan, erdemle ayrımcılığın farkını bilen sağduyulu insanlar da, aristokrasiye mensup olsalar bile, “ey insanlar…” hitabına öyle bir cevap verdiler ki, dünyanın dönüşünü değiştirdiler. Ama önce kendilerini değiştirdiler. Hz.Ömer’in belki yarım saat-1 saat içerisindeki değişimi ne kadar öğreticidir.

 

Hz.Muhammed’e karşı çıkanların aristokrat konumlarını korumak ve bu kültüre dayanan kurulu çıkar ilişkilerini sürdürmek için ortak hareket ettiklerine ilişkin çok sayıda örnekten bazılarını özetlemeye çalıştım. Esasında bunlar aristokrat konumlarına dokunulmasa, İslâm’a karşı çıkmayabilirlerdi. Hatta içlerinden bazılarının vicdanî plânda Hz.Muhammed’e ilgi ve saygı duyduklarına ilişkin rivayetler vardır. Çünkü Hz.Muhammmed içlerinden birisi idi. Gayet iyi tanıyorlardı. Bir müşrik toplumda gerçekleşmesi olağan hiçbir sosyalleşme etkisine maruz kalmamıştı. Putperestlik, içki, zina, şiddet, sihir, kehanet, üstünlük taslama, üstünlük sebebi sayılan şeylere eğilim, yalan…gibi ahlâkî problemlerin hiçbirisi O’na bulaşmamıştı. Düşmanları O’nu hep yalanladılar, ama hiçbir yalanını ortaya koyamadılar. Fakat, aristokrasinin güçlendirdiği ve güç aldığı soy-sop ilişkileri de etkili olunca, Haşimî Sülalesi dışında kalanlar İslâm’a karşı bir düşmanlık bloku oluşturdular. Müslüman olanlar bu bloka rağmen, bazen hayatlarını tehlikeye atarak, bazen ticari ilişkilerini bozarak, akrabalık ilişkilerini bozarak, yerlerinden-yurtlarından olma pahasına Müslüman oluyorlardı ve Hicret’ten sonraki 1 yıl içerisinde gerçekleşen Bedir Savaşı’na kadar Müslümanlar maruz kaldıkları zulümlere karşı koyma iznine ve imkanına sahip değillerdi. Bu arada not etmek yararlı olabilir: Haşimî sülalesinden olanlar da kitle halinde Müslüman olmadılar. Ebû Leheb ailesi dışındaki Haşimîler Hicret’ten önce Peygamber Efendimizi akrabalık gayreti ile korumuşlardı.

 

Müslümanlar Hicret’ten sonraki 8-9 sene içerisinde bütün Hicaz Bölgesi’ne hakim olacak duruma geldiler. Ama güçlerini aristokrasiden almadılar. Açlığa, yoksulluğa, yoksunluğa, aşağılanmaya, zulme, dışlanmaya, akrabalık-dostluk ilişkilerinden uzaklaştırılmaya…katlanarak, hayatlarını ortaya koyarak, o zamana kadar içinde yaşadıkları toplumun hayat tarzına karşı çıkarak kazandılar. Tevhide ve âhirete inanarak, erdem yarışına katılarak yeni bir toplum ve uygarlık yarattılar.

Efsanelerden ve evhamlardan ibaret bir inanç sistemi, şiddete ve sömürüye göre yapılanan bir ahlâksızlık kültürü, ayrımcılığın renk, köken, cinsiyet gibi bütün unsurlarına dayanan aristokrasi coğrafyasında 8-10 asır uygarlığa öncülük edecek bir toplum oluşturdular.

Bunlar kölelerdi, yabancılardı, siyahlardı, kimsesizlerdi, yoksullardı, kadınlardı.

Peygamberimiz Hz.Muhammed’in risaletini taşıyan bu kutlu insanlardan bazı örnekleri burada kısaca anlatacağım.

 

 

 

ZEYD BİN HÂRİSE

 

Peygamber Efendimizden 5 yaş küçüktür. Aslen Yemenli Kelb kabilesindendir. Hz. Peygamberin evlatlığı idi. Ancak evlâtlıkların öz babalarının adıyla anılmasını emreden âyet (el-Ahzâb 33/5) indikten sonra babası Hârise’nin adıyla anılmaya başlandı. Câhiliye döneminde henüz çocukken annesi Su‘dâ ile birlikte Benî Ma‘n’daki akrabalarını ziyarete giderken Benî Kayn mensupları tarafından kaçırıldı ve Ukâz panayırında köle olarak Hz. Hatice’nin yeğeni Hakîm b. Hizâm’a satıldı. Hakîm O’nu Mekke’ye götürdü ve halası Hatice’ye, Hz. Hatice de Resûlullah’a hediye etti. Zeyd’in kabilesinden hac için Mekke’ye gelenler kendisini görüp tanıdılar ve dönüşte durumu ailesine bildirdiler. Babası Hârise ile amcası Kâ‘b  yanlarına Zeyd’in fidyesini de alarak Mekke’ye geldiler, Resûl-i Ekrem’den O’nu geri istediler. Resûlullah, Zeyd’i ailesiyle görüştürdü ve dilerse kendileriyle gidebileceğini söyledi. Fakat Zeyd, Resûlullah’ın yanında kalmayı tercih etti. Bu olaydan sonra Resûl-i Ekrem, Zeyd’i Kâbe’nin bitişiğindeki Hicr mevkiine götürüp, “Şahit olun, Zeyd benim oğlumdur, O benim mirasçım, ben de O’nun mirasçısıyım!” dedi ve ardından O’nu âzat etti.

Hz. Peygamber’den hiç ayrılmayan Zeyd O’nun risâletini ilk tasdik edenlerdendir; hatta bazı rivayetlere göre erkeklerden ilk Müslüman olan kişidir. Resûl-i Ekrem’in Tâif yolculuğunda Zeyd de beraberdi. Tâifliler, Resûl-i Ekrem’i dinlemeyip şehirden çıkardıkları sırada üzerlerine atılan taşların Peygamber’e isabet etmemesi için Zeyd kendi vücudunu O’na siper etti ve yaralandı. İslâm’ın ilk yıllarında Mekke’de Resûlullah tarafından Hz. Hamza ile kardeş ilân edildi. Hz. Hamza savaşa gitmeden önce öldüğü takdirde ne yapacağını Zeyd’e vasiyet ederdi; şehid olacağı Uhud günü de O’na vasiyette bulunmuştu. Medine’ye hicretten sonra Zeyd bir süre Sa‘d b. Hayseme’nin “beytü’l-uzzâb” (bekârlar evi) denilen Kubâ’daki evinde misafir oldu ve Üseyd b. Hudayr ile kardeş ilân edildi.

Zeyd b. Hârise Bedir, Uhud, Hendek gazvelerine, Hudeybiye Seferi’ne ve Hayber’in fethine katıldı. Bedir zaferinin müjdesini Hz. Peygamber’in devesi Kasvâ’ya binerek Medine’ye O ulaştırdı. Hendek Gazvesi’nde muhacirlerin sancaktarı idi. Bazı askerî hareketlere komutan tayin edildi. Bir sefer dönüşünde Resûl-i Ekrem’in O’na sarılıp öptüğü rivayet edilir. Sefevân ve Müreysî‘ gazvelerinde Resûlullah’a vekâlet için Medine’de kaldı. Hz. Peygamber’in Zeyd’e olan güvenine işaret eden Hz. Âişe, “Resûl-i Ekrem, Zeyd’i bir ordu ile sefere gönderdiğinde mutlaka O’nu kumandan tayin ederdi. Zeyd eğer şimdi sağ olsaydı kendisini yerine halife bırakırdı” demiştir. 

Resûlullah’ın dadısı Habeşî Ümmü Eymen’le Zeyd’in Mekke’de gerçekleşen ilk evliliğinden oğlu Üsâme doğdu.  Bedir Gazvesi’nden sonra da Resûl-i Ekrem’in halası Ümeyme’nin kızı Zeyneb bint Cahş ile evlendi. Ancak bu evlilik geçimsizlik yüzünden sürdürülemedi. Evlenmelerine bizzat aracı olan Hz. Peygamber onların ayrılmasını arzu etmese de, Zeyneb’in sırf Peygamber’in tavsiyesiyle yaptığı bu evlilik boşanma ile sonuçlandı. Resûl-i Ekrem bu duruma üzüldü. Daha sonra konuyla ilgili âyetin inmesiyle (el-Ahzâb 33/37) Câhiliye döneminden kalma, evlâtlıkların boşanmış eşleriyle evlenme yasağı âdeti kaldırıldı ve Resûl-i Ekrem Zeyd’in boşadığı Zeyneb ile evlendi. 

Resûl-i Ekrem, Mûte Savaşı için orduyu yola çıkarırken sancağı Zeyd’e vermişti, o savaşta şehit oldu.  Zeyd’in elli beş yaşında şehit düştüğü kaydedilir.

Zeyd’in oğlu Üsâme de Hz. Peygamber’e yakınlığıyla bilinen, O’nun güvenine ve iltifatına mazhar olan sahâbîlerdendi. Resûl-i Ekrem, vefatından kısa bir süre önce Bizans’a gönderilmek üzere hazırlanan (Safer 11 / Mayıs 632) ve içinde Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in de bulunduğu ordunun kumandanlığını Üsâme’ye verdi. 

Hz.Zeyd’in âzatlı bir köle iken çeşitli askerî birliklere komutan yapılması, oğlu Üsame’nin de Bizans üzerine gönderilen bir orduya komutan tayin edilmesi üzerinde önemle durulması gereken iki örnek olaydır.

BÜNYAMİN ERUL, https://islamansiklopedisi.org.tr/zeyd-b-harise

 

SELMÂN-I FÂRİSÎ

 

Asıl adı Mâhbe iken Müslüman olduktan sonra kendini Selmân İbnü’l-İslâm diye tanıtmış, Selmân el-Hayr, Selmân-ı Pâk veya Selmân el-Hakîm diye de anılmıştır. (İslâm oğlu Selman, Hayırlı Selman, Temiz Selman, Hikmetli Selman manalarına gelir.) Mecûsî dinine mensup olan babası köyünün reisi (dihkan) idi.   Zengin ve itibarlı bir aileye mensup olan Selmân biri Kindeli olan, diğeri vefatı sırasında baş ucunda bulunan Bukayre isimli iki hanımla evlendi. Abdullah adlı bir oğlu ile biri İsfahan’da, diğerleri Mısır’da yaşayan üç kızından bahsedilmektedir. Oğlu Abdullah’tan torunu olan Abdurrahman dedesinin Müslüman oluş kıssasını rivayet etmiştir.

Mecûsî (ateşetapar) birisi iken, Selmân, ailesinin şiddetli muhalefetine rağmen Hristiyanlığı benimsedi ve önce Dımaşk’a kaçtı, ardından Musul, Nusaybin ve Ammûriye’ye gitti. Hatta bizim Pozantı’da bir süre kaldığı ve o zaman tevhid inancına sahip olan bir rahibin hizmetinde yaşadığı anlatılır. Ammûriye’de kendisinden Hıristiyanlık hakkında bilgi aldığı bir papaz, ölüm döşeğinde iken, kendisine pek yakında Arap yarımadasında İbrâhim Peygamber’in Hanîf dini üzere gönderilecek son peygamberin geleceğini haber verdi. O’nun hediye kabul etmekle beraber sadaka almayacağını, ayrıca kürek kemikleri arasında nübüvvet mührü bulunacağını söyledi. Bir Arap tüccarıyla tanışan Selmân, kendisini çölden geçirmesi karşılığında sahip olduğu hayvanları ona verip kervanına katıldı. Ancak kervan Vâdilkurâ’ya ulaştığında tüccar Selmân’ı bir Yahudiye köle olarak sattı. Ardından bu Yahudi O’nu Medine’de yaşayan Benî Kureyza’ya mensup bir başka Yahudiye (Osman b. Eşhel) sattı. Selmân, Medine’yi görünce Ammûriyeli rahibin tarif ettiği şehre geldiğini anladı. Daha sonraki günlerde Hz. Peygamber’in Medine’ye doğru yola çıktığını ve Kubâ’ya geldiğini duyunca hemen oraya gitti ve rahipten öğrendiği nübüvvet alâmetlerinin kendisinde bulunduğunu görünce Müslüman oldu.

Selman hurma ağacının üstünde çalışırken aşağıda gölgede oturan sahiplerinin Hz.Peygamber’den bahsettiklerini duyunca heyecanla ağaçtan indi. Heyecanla sordu:

“Sen ne dedin, sen ne dedin?”

Sahiplerinden birisi Selman’ı tokatladı, “sana ne oluyor? Sen işine bak!” Selman köle, yapacağı bir şey yok. Hurma ağacına tırmandı ama…

Aklı Kûba’ya gelmiş bulunan Hz. Peygamberimizde. Çünkü O zaten O’nu arıyor. Ömrü O’nu aramakla geçmişti. Peygamber Efendimizle karşılaştığında kendisine öğretilen alâmetleri O'nda gördü. Ancak iki kürek kemiğinin arasındaki nübüvvet mührünü de görmek istiyordu. Efendimiz zarif bir hareketle, sanki olağan bir hareket yapıyormuş gibi, gömleğini sıyırıp nübüvvet mührünü Selman’a gösterdi. Selman nübüvvet mührüne yüzünü gözünü sürdü.

 

Âzat edilmesine kadar meydana gelen Bedir ve Uhud gazvelerine katılamadı. Hendek Gazvesi’nden önce Resûl-i Ekrem’in tavsiyesi üzerine sahibiyle  belli bir bedel karşılığında hürriyetini satın almak için anlaştı. Bedel Müslümanların yardımlaşmasıyla ve ganimetlerden elde edilen bir miktar altınla ödendi. 

 

Hendek Savaşı’nda şehrin hendek kazarak savunulması fikri Selmân’a aittir.   Bu teklifi ve hendek kazmadaki başarısı itibarını çok yükseltti.  Resûlullah (as), “Selmân bizden, Ehl-i beyt’tendir” diyerek  bu itibarı teyid etti. Yabancı, kimsesiz ve âzatlı bir köleyi Hz.Muhammed kendi ailesinden sayıyor! Halbuki Hz.Ebu Bekir dahi o kategoride değil. Bu hususa dikkat etmek lâzım.  Hz.Ömer zamanında Hazine’den kendisine maaş bağlanmasına rağmen, Selmân bu parayı sadaka olarak dağıtıp hurma liflerinden ördüğü hasırları satmak suretiyle hayatını kazanma yolunu seçti. Hz.Muhammed’in gariban dostları işte bu ahlâk ile İslâm uygarlığını ve tüm insanlığı yücelttiler.

Selmân-ı Fârisî ilim öğrenmeye düşkünlüğü ve sünnete bağlılığı ile mensubu bulunduğu Ashâb-ı Suffe arasında önemli bir yer edindi. Medâin Valiliği sırasında bile mütevazi yaşayışını değiştirmediği için halkın teveccühünü kazandı. 

Hz. Ömer’in emriyle Kûfe Şehri’nin kuruluşu aşamasında ve daha sonra önemli katkıları oldu ve Halife O’nu Medâin’e vali tayin etti. Hz. Osman’ın hilâfetinin sonlarına kadar valilik görevine devam eden Selmân’ın bu sırada vefat ettiği belirtilmektedir. Remle’de ve Mardin İli’nin Nusaybin ilçesinde de birer makam türbesi bulunmaktadır. “Şu köle eskisi vali!” aristokrat zihniyet işte budur, ayrımcıdır, dışlayıcıdır; İslâm ise insana önce insan diye bakıyor. 

Selmân’ın Rumca ve İbrânîce öğrendiği, Farslar’ın, Romalılar’ın, Yahudi ve Hristiyanların kutsal kitaplarını okuduğu rivayet edilmektedir.  İranlı olduğuna göre o zamanki rakip devlet Bizans’ın dilini öğrenmesi, sonra Yahudilere köle olduğu için İbranice öğrenmesi gayet olağandır. Mecûsî ve Hristiyan geçmişleri de dinler hususunda bilgili olmasını sağlamıştır. Selmân’ın Fâtiha Sûresi’ni Farsça’ya tercüme ettiği ve Resûlullah’ın bunu menetmediği kaydedilmektedir.  


Selman-ı Farisî daha Hicret’in başında Müslüman olmuş, Hz.Peygamber ve arkadaşları tarafından sevilmiş, Hülefa-i Raşidîn devrinde valilik yapmış kutlu bir Müslümandır. Ama O’nun üzerinden İslâm ile uzaktan yakından alâkası olmayan bazı sapık ve hatta düpedüz Din dışı bazı inançlar geliştirilmiştir.

İBRAHİM HATİBOĞLU,  https://islamansiklopedisi.org.tr/selman-i-farisi

 

İBN-Ü ÜMMİ MEKTÛM

 

Abdullah ismini kendisine Resûl-i Ekrem’in verdiği söylenmektedir.   Annesinin   künyesine nispetle İbn-ü Ümmi Mektûm diye tanınmıştır. Anadan doğma kör olduğu veya küçük yaşta gözlerini kaybettiği söylenir. Babası Hz. Hatice’nin dayısının oğludur.

Mekke’de İslâmiyet’i ilk kabul edenlerden biridir. Hicret edenlerin de ilklerindendir. İbn-i Ümmü Mektûm, Medine’de Mus‘ab’la birlikte halka Kur’an öğretmekle meşgul oldu. Suffe inşa edilince bir süre orada kaldı. Hz. Peygamber çeşitli vesilelerle Medine dışına çıktığı zaman İbn-i Ümmü Mektûm O’na vekâlet etti, şehri yönetti ve halka namaz kıldırdı. Bu görevin kendisine on üç defa verildiği kaydedilmektedir. Bir nakle göre de 23 kez gerçekleşen vekil bırakma hadisesinden 17’sinde görme engelli olan Abdullah bin Ümmi Mektum vekil bırakıldı.

Hz.Muhammed’in garip/engelli dostları aristokrasinin üzerine işte böyle çıkmışlardı.

İbn-i Ümmü Mektûm, âmâ olmasına rağmen bazı savaşlara da katılmıştır. Kadisiye Savaşı’nda aldığı yaralar sebebiyle Medine’de veya Kadisiye’de öldüğü rivayet edilmektedir.

Hz. Peygamber Mekke’de bazı müşriklere Müslümanlığı anlattığı bir sırada İbn-i Ümmü Mektûm yanına geliyor, ortamı göremediği için, Allah’ın O’na öğrettiği meseleleri kendisine anlatmasını istiyor, bu esnada Hz. Muhammed Mekke aristokrasisinin ekabirlerinden bazılarına İslâm’ı anlatmak gayretinde olduğundan, Abdullah’ın davranışından rahatsız oluyor. Abese Sûresi’nde bu hadise anlatılır.  Allah’ü Teâlâ kuluna sahip çıkıyor. Çünkü Allah’ü Teâlâ için önemsiz kul yok.  Kendisine saygı ve sadakat gösteren kul var, isyankâr-inkârcı kul var. Abdullah ilk kategoride. Mekke aristokrasisinin canı cehenneme. “İsteyen mü’min olsun, isteyen kafir.” (Kehf Sûresi, 18/29) Daha sonra Hz. Peygamber İbn-i Ümmü Mektûm’a iltifat edip ikramda bulunmuştur. “Ey kendisinden dolayı rabbimin beni azarladığı zat, merhaba!” diye hitap ettiği de bilinmektedir.

İslâmiyet’te engellilerle ilgili çeşitli hükümlerin belirlenmesi İbn-i Ümmü Mektûm vesilesiyle mümkün olmuş, onların vekil bırakılmaları, imamlık yapmaları, savaşa iştirak etmeleri, farz namazlara katılmaları, korunma amacıyla köpek beslemeleri gibi konular açıklık kazanmıştır. İbn-i Ümmü Mektûm, Medine döneminde de Bilâl-i Habeşî ile birlikte Hz. Peygamber’in müezzinliğini yapmış, Bilâl ezanı çok erken okuduğu halde O, fecir doğup sabah namazı vakti girdiği kendisine bildirildikten sonra ezan okumasıyla tanınmıştır. Âmâ oluşu yanında evinin camiye uzaklığını da ileri sürerek Resûl-i Ekrem’den cemaate gelmemek için izin istemişse de, bulunduğu yerden ezanı duyduğu için bu isteği uygun görülmemiş, ancak mazereti sebebiyle köpek beslemesine izin verilmiştir. 

ABDULLAH AYDINLI, https://islamansiklopedisi.org.tr/ibn-ummu-mektum

 

BİLÂL-İ HABEŞÎ

 

Hicretten kırk yıl kadar önce (581 civarı) Habeş asıllı bir köle olarak dünyaya geldi. Babası Rebâh ve Müslüman olduğu için çeşitli işkencelere mâruz kalan annesi Hamâme de köle idi. Annesine nisbetle İbn-i Hamâme diye de anılan Bilâl İslâmiyet’i Hz. Ebû Bekir vasıtasıyla kabul etti.

Bilâl, Ümeyye b. Halef’in kölesi idi. Ümeyye ise Mekke aristokrasisinin azgın kafirlerinden birisiydi. Bilâl Mekke’de Müslüman olduğunu açıkça söyleyen ilk yedi kişiden biri olduğu için, Ümeyye b. Halef O’na ağır işkenceler eder, İslâm’dan vazgeçirmeye çalışırdı. Aristokratik sapıklığı bu olayda bütün açıklığıyla görmek mümkün. Bilâl “Allah bir” diyor, Ümeyye O’nu Lât ve Uzza putlarına tapmaya zorluyor. Bilâl vazgeçmiyor. Hz. Ebû Bekir  Bilâl’i Ümeyye b. Halef’ten satın alıp âzat etti.  

Bilâl-i Habeşî Hicret’in 1. yılında Hz. Peygamber’in öğrettiği ezanı O’nun emriyle ilk defa okumakla meşhur oldu ve hayatı boyunca hazarda ve seferde Hz. Peygamber’in müezzinliğini yaptı. Sabah ezanını çok erken okuyan Bilâl’in bu ezana, “es-salâtü hayrün mine’n-nevm” (namaz uykudan hayırlıdır) ibaresini eklemesi Hz. Peygamber’i memnun etti ve bunu her sabah ezanında tekrarlamasına izin verdi. Bilâl, başta Bedir olmak üzere, Hz. Peygamber’in bütün gazvelerine katıldı. Bedir’de esir alınan Ümeyye b. Halef’i görünce, “İşte küfrün başı! Eğer O kurtulursa ben ölürüm” diyerek O’nun öldürülmesini sağladı. Mekke’nin fethedildiği gün Hz. Peygamber ile Kâbe’nin içine girdi ve Resûlullah’ın emri üzerine Kâbe’nin damına çıkarak fetih ezanını okudu. 

Bilâl âzatlı bir köle. Siyahi. Kimsesiz. Ama yeni uygarlık içindeki mevkiine dikkat etmek gerekiyor. Hz.Peygamber imam, Hz.Bilâl müezzin. Bundan daha âlâsı olamaz. Mekke aristokrasisinin tahayyülüne sığdıramadığı işte bu idi.

Bilâl-i Habeşî hayatı boyunca Hz. Peygamber’in yanından hiç ayrılmadı, Vedâ Haccı’nda da bulundu. O’nun abdest suyunu temin etmek, sütre olarak kullandığı harbeyi taşımak, savaşta özellikle geceleri korunmasını, gündüzleri ise gölgelenmesini sağlamak, yemek hazırlamak, beytülmâl işlerine bakmak, Hz. Peygamber’in emriyle bazı ödemeler yapmak, elçileri ağırlamak, seriyye kumandanlarına sancak vermek, Resûl-i Ekrem’in emirlerini halka duyurmak, kadın esirleri muhafaza etmek gibi işlerde görev almıştır.

Yani bugünkü statüler açısından bakılırsa, Bilâl Hz.Muhammed’in genel sekreteri veya özel kalem müdürü. Fakat esasında bunlardan da yukarıda. O’nun müezzini.

Yaygın olan rivayetlere göre Bilâl-i Habeşî Hz. Peygamber’in vefatından sonra ezan okumamıştır. Hz. Ömer halife olunca Medine’den ayrılarak Suriye’de birçok şehir ve bölgenin fethine iştirak etmiştir.

Hz.Ömer Suriye’de iken bazı Müslümanlar Bilâl’in ezan okuması için Halife’ye müracaat ettiler; Halife’nin isteği üzerine Bilâl Suriye’de bir defa ezan okudu ve dinleyenleri ağlattı.

Bilâl-i Habeşî altmış küsur yaşında Dımaşk’ta vefat etti.   

Uzun boylu, zayıf ve kuru yüzlü, kamburca, gür ve kır saçlı, siyah tenli idi. Bir defasında Hz. Peygamber O’na, “Bu gece cennette, önümde senin pabuçlarının tıkırtısını duydum” diyerek kendisinin cennetlik olduğunu müjdelemiş ve hangi ameli sebebiyle bu dereceyi elde etmiş olabileceğini sormuştu. O da her abdest aldıktan sonra “Allah Teâlâ’nın nasip ettiği kadar” nâfile namaz kılma âdetinden söz etmişti. 

 Amerika’daki bazı zenci Müslümanlar da, kendilerine “Bilâlîler” mânasında “The Bilalians” derler; bir de gazete çıkarmaktadırlar. Gazetenin ismi 1981'de World Muslim News sonra da Muslim Journal oldu.

MUSTAFA FAYDA, https://islamansiklopedisi.org.tr/bilal-i-habesi

SÂLİM MEVLÂ EBÛ HUZEYFE

 

Aslen İranlı. Ticaret ve ziraatla uğraşan soylu bir aileye mensuptur. Çocukken   bir baskında esir alındı ve ondan ona satılarak, sonunda Medine’de Sübeyte bint-i Ensâriyye adlı kadın satın aldı, O’nun kölesi oldu. Sübeyte Mekkeli Huzeyfe ile evlenince Salim’i de alarak Mekke’ye yerleşti. Mekke’de İslâm davetinin ilk yıllarında üçü de Müslüman oldular. Sahipleri Salim’i azat ettiler. 

 

Kuvvetli hâfızasıyla dikkat çeken Sâlim, Kur’an’ı en iyi bilen ve en güzel okuyan sahâbîlerden biriydi. Bu meziyetinden dolayı, hicret yolculuğu sırasında, Resûlullah henüz gelmeden önce, Kubâ’da aralarında Hz. Ömer ve Ebû Seleme el-Mahzûmî gibi sahâbîlerin de bulunduğu topluluğa namaz kıldırdı, bu sebeple “muhacirlerin imamı” diye tanındı. Ebû Huzeyfe’nin, yeğeni Fâtıma bint-i Velîd ile evlendirdiği Sâlim, Ebû Abdullah künyesini aldıysa da çocuğu olmadı (İbn Kuteybe, s. 156).
 

Sâlim, Hz. Peygamber’le birlikte bütün savaşlara katıldı ve Uhud Gazvesi’nin en şiddetli anında Resûl-i Ekrem’in yanında bulundu. 

Hz. Ebû Bekir’in halifeliği döneminde Yemâme’de Müseylimetülkezzâb’a karşı yapılan savaşta Sâlim muhacirlerin bayraktarlığını yaptı. Müslümanların dağılmaya başladığı bir sırada O’nun “Biz Rasûlullah zamanında böyle yapmazdık” diyerek bulunduğu yeri terk etmediği, “Bayrağı bırakıp kaçarsam ben ne kötü bir Kur’an hâmili olurum” diyerek direndiği, sağ eli kopunca bayrağı sol eline aldığı, o da kesilince boynuyla kaldırmaya çalışarak şehid oluncaya kadar savaştığı kaydedilmiştir. Son anlarında Ebû Huzeyfe’nin de şehid olduğunu öğrenen Sâlim, kendisini O’nun yanına taşımalarını istedi ve son nefesini O’nun yanında verdi (Rebîülevvel 12 / Mayıs-Haziran 633). 

Hz. Ömer’in, “Sâlim’in Allah’a karşı çok güçlü bir muhabbeti vardır, o kadar ki Allah’tan korkmamış olsaydı bile O’na isyan etmezdi” dediği zikredilmiş (Ali el-Kārî, s. 253-255), bazı rivayetlerde Ömer’in bu sözü Resûl-i Ekrem’den naklettiği görülmüştür (Ebû Nuaym, I, 232-233; Şîrûye b. Şehredâr ed-Deylemî, I, 234). Ayrıca Hz. Ömer’in vefat etmeden önce yerine bir halife tayin etmesi istendiğinde Sâlim hayatta olsaydı hiç çekinmeden O’nu tavsiye edeceğini söylediği belirtilmiştir (Müsned, I, 20; İbn Sa‘d, III, 343).

MEHMET ÖZŞENEL,  https://islamansiklopedisi.org.tr/salim-mevla-ebu-huzeyfe

Hz.Ömer İslâm devletinin başına halife olarak azatlı köle Salim’i bırakmayı uygun görüyor. Gerçî Salim Yemame Savaşı’nda şehit olmuş, ama yaşasa lâyık görüldüğü mevki bu! Mekke aristokrasisinin müşrik seçkinciliğinden İslâm’ın erdem ve kardeşlikte yücelttiği topluma inkılap işte budur!

 

ATTÂB BİN ESÎD     

 

Hicret’ten on üç yıl önce (610 m.) Mekke’de doğdu. Mekke’nin fethedildiği gün (17 Ramazan 8 / 8 Ocak 630) Müslüman oldu. Hz. Peygamber Huneyn Seferi’ne çıkacağı esnada, yani Attâb’ı Müslüman olmasından 17 gün  sonra, Mekke Valisi tayin etti. Attâb bu göreve getirildiği sırada yirmi yaşlarındaydı. Mekke’nin fethedildiği yıl hac emirliği görevini de O yaptı. Fazilet sahibi, dirayetli bir sahâbî olan Attâb b. Esîd, bu görevini Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında da sürdürdü ve Hicret’in on üçüncü yılında Hz. Ebû Bekir’in vefat ettiği 22 Cemâziyelâhir 13 günü (23 Ağustos 634) O da Mekke’de vefat etti. Bazı kaynaklarda ise Hz. Ömer’in hilâfetinin son yıllarında (23/644) vefat ettiği kaydedilmektedir.

Attâb ile ilgili olarak not edilmesi gereken hususlardan ilki, o kadar genç bir insanın Mekke gibi bir kente vali tayin edilmesidir. Kent yeni fethedilmiş, halk Müslüman olmuş ama, putperest alışkanlıklardan bir anda kurtulması mümkün değil. İslâm’ın bu beldede hakim kültür haline getirilmesi lâzım. Hz.Muhammed bu kente aristokratlardan birini vali tayin etmiyor. Ümeyyeoğulları’ndan bir delikanlıyı vali yapıyor. Böylece hem gençlere verdiği önemi göstermiş oluyor, hem de Haşimî-Ümeyyeoğulları rekabetine karşı doğru bir tavır koyuyor.

 

Hz. Muhammed’in Huneyn ganimetlerini dağıtımı, Uyeyne bin Hısn’ın bazı ihanet benzeri davranışlarına ceza vermemesi, Abdullah bin Übeyy’in fitnelerine-ihanetlerine katlanması aristokrasiye tanınan imtiyazlar sanılmamalıdır. Bu hadiselerde Hz.Muhammed’in aristokratlara farklı davrandığı doğrudur. Ama amacı bu kişilerin kabile-akraba bağları sebebiyle zarar verme kabiliyetlerini sınırlamak, bunların bağlılarının İslâm’a girmesini engellemelerini önlemektir. Yani Hz. Muhammed aristokrasiyi yüceltmiyor, aristokratların zararını ortadan kaldırmak için fiyatlarını ödüyor.  

FAHRETTİN ATAR, https://islamansiklopedisi.org.tr/attab-b-esid   

 

ÜSÂME BİN ZEYD

 

Hicretten sekiz yıl önce (614) Mekke’de doğdu. Babası Zeyd b. Hârise, Hz. Muhammed’in âzatlı kölesi idi. Annesi Resûl-i Ekrem’in dadısı Ümmü Eymen’dir. Hz. Peygamber, Üsâme’yi küçüklüğünden beri çok severdi. Hz. Peygamber, bir dizine O’nu, diğer dizine de Hasan’ı oturtur ve, “Allahım, ben bunları seviyorum, sen de sev!” diye dua ederdi (Buhârî, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 18). Bu olay Resûl-i Ekrem’in O’nu ne kadar sevdiğini göstermektedir. 

Resûl-i Ekrem, yaşının küçüklüğünden dolayı Üsâme’nin Uhud Gazvesi’ne katılmasına izin vermemiştir. Hendek Gazvesi’ne katılmıştır. Üsâme Mûte Savaşı’nda (8/629) babası Zeyd b. Hârise’nin sancağı altında savaştı. Bu sırada daha on sekiz yaşını doldurmamıştı. Babasının şehid olduğunu bizzat gördü.  Üsâme, Mekke’nin fethinde Hz. Peygamber ile birlikte Beytullah’a girdi. Huneyn Gazvesi’nde ilk başlarda uğranılan yenilgi üzerine kaçmayıp Resûl-i Ekrem’in yanında kalan çok az sayıdaki sahâbî arasında yer aldı. Vedâ Haccı esnasında Bilâl-i Habeşî ile birlikte Resûlullah’ın yanında idi. Bunlardan biri Resûl-i Ekrem’in devesinin yularını tutuyor, diğeri elbisesiyle gölge yaparak O’nu güneşten koruyordu.  Hz. Peygamber’in birçok seferde O’nu devesinin terkisine aldığı rivayet edilmektedir; bu da Resûlullah’ın O’na duyduğu sevginin bir yansıması şeklinde yorumlanmıştır. Üsâme katıldığı bir seferde Mirdâs b. Nehîk adlı kişiyi, “lâ ilâhe illallah” dediği halde, can korkusuyla böyle dediğini düşünerek öldürdü. Bunu duyan Resûl-i Ekrem Üsâme’yi çağırıp, “Kalbini yarıp da mı baktın?” diyerek azarladı. Üsame’nin bu olay karşısında “keşke anamdan doğmaz olaydım” dediği nakledilir. 

Bu hadisede Hz.Muhammed’in niyet okuyuculuğu yapmadığına ve o çok sevdiği Üsame’yi dahi bu yanlışından dolayı azarladığına dikkat etmek lâzım.

Hz.Peygamber, 11. yılın Safer ayında (Mayıs 632) Suriye Bölgesi’ne göndermek üzere Üsâme b. Zeyd kumandasında bir ordu hazırladı. Hz. Ebû Bekir ile Ömer gibi önde gelen sahâbîleri de O’nun emrine verdi. Üsâme, Medine’nin dışında Curf denilen yerde karargâhını kurdu. Bu arada Resûl-i Ekrem’in hastalığı şiddetlendi. Bazıları Resûlullah’ın, Hz. Ebû Bekir ile Ömer gibi sahâbîlerin bulunduğu bir orduya âzatlı bir kölenin genç ve tecrübesiz oğlunu kumandan tayin etmesini eleştirmeye başlamıştı. Aristokratik tavır yılan gibi delikten başını çıkarıyor. Bunu duyan Hz. Peygamber mescide gitti; Zeyd b. Hârise’yi Mûte Savaşı için kumandan tayin ettiği günleri hatırlatarak, “Daha önce O’nun babasını kumandan tayin etmeme de karşı çıkmıştınız. Babası kumandanlığa nasıl lâyıksa oğlu da lâyıktır” diyerek itirazların yersizliğini belirtti. Resûl-i Ekrem’in Mûte Savaşı’nda şehid olanların intikamının alınması için hazırladığı bu ordu O’nun vefatına rağmen sefere çıktı. Âzatlı kölenin oğlu, soy-sülale gücü olmayan bir delikanlı Hz.Ebu Bekir ve Hz.Ömer’in içinde bulunduğu orduya komutan tayin ediliyor.  Aristokrasi sıfırlanmış!

Bu sefer Müslüman Araplar’ın Suriye Bölgesi’ne akın tarzında yaptıkları askerî seferlerin ilkidir. Ordu Medine’ye geldikten sonra dinden dönenlere karşı savaşmak için Hâlid b. Velîd’in arkasından Yemâme’ye gönderilen Üsâme zafer elde edilinceye kadar O’nunla birlikte savaştı.

Hz. Ömer, herkesin alacağı atıyye miktarını belirlerken Üsâme b. Zeyd’e 4000 dirhem, kendi oğlu Abdullah’a ise 3000 dirhem tahsis edince Abdullah itiraz edip Üsâme’ye niçin kendisinden daha fazla atıyye verdiğini sordu. Hz. Ömer, “Resûlullah Üsâme’nin babasını senin babandan, Üsâme’yi de senden daha çok sevmişti” dedi. Yani aristokrasi yok!   Üsâme, Hz. Osman ve Ali döneminde ortaya çıkan fitne ve iç savaşlar sırasında tarafsız kaldı, fakat daha sonra Hz. Ali’nin haklı olduğuna kanaat getirip O’na yardım etmediğine çok pişman oldu.

Üsâme siyah tenli, zeki, iffetli, takvâ sahibi, mütevazi, ihlâslı, insanları seven, kendisi de sevilen, hak bildiği şeyi hiç çekinmeden söyleyen biri olarak nitelenir. Resûlullah’ın Üsâme’yi çok sevdiğini bilen bazı sahâbîler bir kısım istekleri için O’nu aracı olarak gönderirlerdi. 

MEHMET SALİH ARI, https://islamansiklopedisi.org.tr/usame-b-zeyd

 

 

 

ABDULLAH BİN MES‘ÛD

 

Fakir bir ailenin çocuğu olduğu için İslâmiyet’e girmeden önce pek tanınmayan Abdullah b. Mes‘ûd, çocukluğunda Ukbe b. Ebû Muayt’ın sürülerine çobanlık yaptı. Hz. Hatice ve Ali’den sonra İslâmiyet’i kabul eden üçüncü kişi olduğu söyleniyorsa da bizzat kendisi, altıncı Müslüman olmaktan şeref duyduğunu belirtmektedir. 

Abdullah’ın annesi Ümmü Abd bint Abdüved ve kardeşi Ukbe de ilk Müslümanlardandır. Babası hakkında fazla bir şey bilinmiyor. 

Mekke’de diğer Müslümanlarla birlikte O da müşriklerin eziyet ve işkencelerine mâruz kaldı ve bundan kurtulmak için Habeşistan hicretlerine katıldı. Abdullah çelimsiz bir insandı. Buna rağmen, müşriklerden korkmadan ve onlardan gelecek baskılara aldırmadan, Hz. Peygamber’den sonra Kâbe’de âşikâre Kur’an okuyan ilk sahâbîdir.  Abdullah b. Mes‘ûd, aynı zamanda Medine’ye ilk hicret edenler arasında yer aldı. Hz. Peygamber zamanındaki bütün savaşlara katıldı. Bedir’de savaştan bir önceki gece keşif kolunda görev aldı ve savaş sırasında yaralı olarak bulduğu Ebû Cehil’i öldürdü. Hz. Peygamber bu sebeple Abdullah’ı övmüş ve Ebû Cehil’in kılıcını ona vermiştir.

Abdullah, güzel sesliydi ve çok güzel Kur’an okurdu. Sahâbe arasında ahlâk ve yaşayışı bakımından Resûlullah’a en çok benzeyen kimselerden bir kimse olarak kabul edilirdi. Hz. Peygamber’in hayat tarzını, kıyafetini, ahlâk ve tavırlarını örnek almaya son derece gayret gösterirdi. Yeni Müslüman olanlara İslâmiyet’i öğretirdi. Abdullah, Uhud Gazvesi’nde bir ara ortaya çıkan panik sırasında Peygamber’in yanından ayrılmayan birkaç kişiden biridir. 

Hz. Ömer’in Kûfe valisi olan Ammâr b. Yâsir ve Hz. Osman zamanında aynı yerin valisi olan Sa‘d b. Ebû Vakkās gibi büyük sahâbîlerle bazı konularda görüş ayrılığına düştü, ama İbn-i Mes’ud kadılık ve hazinedarlık görevinde bırakıldı. 

Resmî vazifesi yanında ilmî faaliyeti ve yetiştirdiği talebeler vasıtasıyla Kûfe tefsir ve fıkıh mekteplerinin de temellerini attı. 

Hz.Osman zamanında görevden alındı. Medine’de bir süre kaldıktan sonra hastalandı ve altmış yaşını geçmiş olarak vefat etti. 

Abdullah b. Mes‘ûd kısa boylu, zayıf ve esmer bir kimse idi. Son derece mütevazi bir kişiliğe sahipti. Saçlarını uzatır, temiz ve güzel giyinmeyi severdi.   Abdullah b. Mes‘ûd’un hizmetlerini ve büyüklüğünü, O’nun siyasî ve idarî alandaki faaliyetlerinden çok, İslâmi ilimlerin kuruluşundaki öncülüğünde aramak gerekir.

İlk zamanlar hadislerin yazılmasına taraftar olmayan İbn Mes‘ûd, hadis rivayetinde son derece titizlik göstermiştir. Önemli hadis ravilerindendir.
O’ndan hadis rivayet edenler arasında her bölgeden âlimler vardır. 

 

İbn-i Mes‘ûd Kur’an ilimlerine de önemli hizmetler yapmıştır. O’nun ilmi, doğrudan Hz. Peygamber’e dayanmaktaydı. Kendisinin topladığı ve adına izâfe edilen bir Mushaf nüshası vardır. Bu nüshanın, Halife Ebû Bekir tarafından bir araya getirilip Osman tarafından çoğaltılan resmî Mushaf’tan ayrıldığı belli başlı noktalar, sûrelerin sırası, bazı kelimelerin imlâsı (telaffuzu) ve yer yer tefsir kabilinden açıklamalarının bulunması gibi hususlardır.

Hz. Ebû Bekir Kur’an-ı Kerim’in toplanması için Zeyd b. Sâbit’i görevlendirdiği zaman İbn-i Mes‘ûd buna itiraz etmemiş, Hz. Osman’ın Mushaf’ın çoğaltılması maksadıyla kurduğu heyete de itirazı olmamıştı. Bu hususta İbn-i Mes’ud’un sessiz onayı çok önemlidir. Çünkü Hz.Osman zamanında fitnecilerin kullandığı en önemli gerekçelerden birisi Kur’an-ı Kerim üzerinden gerçekleştirilmişti.

 

İbn-i Ömer, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu nakleder: “Kur’an’ı şu dört kişiden öğreniniz: İbn-i Ümmü Abd (İbn-i Mes‘ûd), Muâz b. Cebel, Übey b. Kâ‘b ve Sâlim.”

İbn-i Mes‘ûd’un tefsir ve kıraat sahalarında yetiştirdiği en meşhur öğrencileri Hasan-ı Basrî, Katâde, Ebû Abdurrahman es-Sülemî ve Ebû Amr eş-Şeybânî’dir.

Hz. Ömer halife olunca değişik kültürlere, farklı yaşayış ve değerlere sahip bulunan insanların yaşadığı Kûfe’nin adalet, eğitim ve öğretim hizmetlerini yürütmek üzere Abdullah b. Mes‘ûd’u görevlendirdi. Böylece O Kûfe’de uzun bir süre kalarak ilmî faaliyetlerin başında bulundu; tefsir ve kıraat alanında olduğu gibi fıkıhta da Kûfe Mektebi’nin kuruluşunda en önemli rolü oynadı.

Dikkat edilmesi gereken husus, Abdullah bin Mes’ûd’un İslâm uygarlığının kuruluşundaki etkisi ve Peygamber Efendimiz nezdindeki itibarıdır. O kimsesiz, çelimsiz, yoksul bir çoban iken, bir uygarlık hareketinin mimarlarından birisi oluyor. Bütün itibarı insanî niteliklerinden ve inandığı değerlere içtenlikle bağlılığından kaynaklanıyor. Hz.Muhammed’in gariban dostları işte böyle insanlar. Ebu Cehil’in kellesini kesmek için gövdesinin üstüne oturduğunda, Mekkeli müşriklerin başı hâlâ aristokrat tavırlarda “çoban, çok yüksek yere çıktın” diyor.  İnsanlık tarihi işte bu iki uç arasında gidip geliyor.

İSMAİL CERRAHOĞLU, https://islamansiklopedisi.org.tr/abdullah-b-mesud

 

 

SUHEYB BİN SİNÂN

 

Hicretten otuz yıl kadar önce Irak’ın Musul şehri yakınlarında Fırat (veya Dicle) nehri kıyısındaki bir köyde doğdu. Arap’tır.  Adı Rumlar tarafından Suheyb diye değiştirilmiştir. Suheyb er-Rûmî olarak tanınmaktadır. Çok küçük yaşta Bizanslılar’a esir düşmüştür. Rum kültürüyle yetişen Suheyb gençlik çağında   köle olarak satıldı ve Mekke’ye götürüldü. Burada Abdullah b. Cüd‘ân et-Teymî O’nu satın aldı ve ardından âzat etti. Hür kaldığı halde memleketine dönmeyen Suheyb bundan sonraki hayatını Abdullah b. Cüd‘ân’ın müttefiki olarak Mekke’de sürdürdü. 

Resûl-i Ekrem ile henüz peygamber olmadan önce arkadaşlık kuran Suheyb zaman zaman O’nunla sohbet ederdi. Gizli davet sürecinde İslâm’dan haberdar olunca Dârülerkam’a giderek İslâmiyet’i kabul etti. O sırada Müslümanların sayısı otuz kişinin biraz üzerindeydi. Müslüman olduğunu açıktan söyleyen ilk yedi kişi arasında yer aldı ve Mekke’de kendisini koruyacak kabilesi ve nüfuzlu çevresi bulunmadığı için müşriklerin saldırılarına mâruz kaldı. Aşırı derecede dövüldü ve çıplak vücuduna demirden zırh giydirilerek güneşin altında bırakıldı.  Bir defasında Suheyb, Habbâb b. Eret ve Ammâr b. Yâsir gibi korumasız kimselerle Mekke sokaklarında yürürken, “Muhammed’in arkadaşları bunlar mı?” diye kendileriyle alay eden müşriklere hitaben Suheyb, bir Müslümanın zayıf olması sebebiyle zelil sayılamayacağını, müşrik olan kimsenin de aziz olamayacağını belirtmiş, müşrikler de, “Allah’ın aramızdan seçip lütfuna lâyık gördüğü kimseler bunlar mıymış?” diyerek onları hırpalayıp dövmüşlerdi. Aristokrat azgınlığa karşı dönüştürücü bir duruş!

Mekke’nin aristokratları Suheyb gibi insanlarla aynı ortamda oturmak bile istemiyorlardı.   

Mekke’de çileli bir hayat yaşamasına rağmen Suheyb en son hicret edenlerden biri oldu. Kaynaklarda, Resûl-i Ekrem’in hicret için yola çıkmadan önce Hz. Ebû Bekir’e yanlarına Suheyb’i de almasını söylediği, ancak yolculuk aceleye geldiği için bunun mümkün olmadığı, durumu sabahleyin öğrenen Suheyb’in yol hazırlığını tamamlayarak Hz. Ali ile birlikte yola çıktığı ve Resûlullah’la Kubâ’da buluştuğu belirtilmektedir. Mekke’den ayrılacağı sırada müşrikler yolunu keserek Mekke’ye gelirken hiçbir şeyi bulunmadığını, sahip olduğu serveti burada kazandığını söyleyerek Mekke’den bir şey çıkarmasına izin vermediler. O da bütün mal varlığını bırakarak hicret etti. Bunu duyan Hz. Peygamber üç defa, “Suheyb kârlı bir alışveriş yapmıştır” dedi. “Bazı kimseler de Allah’ın rızasını kazanmak için canını bile verir” âyeti (el-Bakara 2/207) bu olay üzerine inmiştir. 

Mekke’nin müşrik aristokratları salt İslâm’ın yayılmasından korkmuyorlar, bunun yanı sıra, Müslümanların kendilerine karşı bir düşmanlık karargâhı oluşturmalarından, Mekke-Şam ticaret yolunun tehdit altında kalmasından, Hicaz Bölgesi’nde “Harem Halkı” olarak kazandıkları dokunulmazlık ve saygınlığı kaybetmekten korkuyorlar ve tüccar insanlar oldukları için dış göç veren Mekke ticaretinin zayıflayacağını da pekâlâ biliyorlardı. 

Suheyb Bedir, Uhud ve Hendek başta olmak üzere bütün savaşlara katıldı. Medine’de bulunduğu ve sefere çıktığı zamanlarda hep Resûlullah’ın yanında oldu. Hz. Ebû Bekir ve Ömer dönemlerinde onlardan itibar gördü. Hz. Ömer O’nun sözüne değer verir, kendisine güvenirdi. Hz. Ömer, vefat etmeden önce devlet işlerini yürütmek ve mescidde namaz kıldırmak için O’nu vekil bıraktı; vefat edince cenaze namazını Suheyb kıldırdı. Üç gün süren halife seçimi ve yeni halifeye biat sürecinde mescidde imamlık görevini ifa etti.

Hz. Osman devrinde ortaya çıkan ve Hz. Ali döneminde devam eden fitne olaylarında tarafsız kalmaya ve yatıştırıcı bir rol üstlenmeye çalıştı. 

Suheyb b. Sinân fazilet, takvâ ve güzel ahlâk sahibi olmasının yanında cömert, hoşgörülü ve şakacı bir insandı. Hicret sırasında geçirdiği bir rahatsızlık sebebiyle gözlerinden biri ağrımaya başlamış ve bu ağrıyla Kubâ’ya Hz. Peygamber’in yanına gelmişti. Burada kendisiyle birlikte aralarında Resûl-i Ekrem, Ebû Bekir ve Ömer gibi sahâbîlerin de bulunduğu bir topluluğa hurma ikram edilmiş, çok aç olan Suheyb hurmaları iştahla yemeye başlayınca Resûlullah O’na, “gözün ağrıyor ama hurmaları yiyorsun” demiş, Suheyb de, “Yâ Resûlellah! Ben ağrımayan gözümü kullanıyorum” diyerek O’nu güldürmüştü.

Bir eski köle, yoksul bir insan, kimsesiz, ama Hz.Ömer’den sonra halife seçilinceye kadar ara önemde Ümmet’e imamlık ediyor. Aristokrasi yok. MEHMET EFENDİOĞLU, https://islamansiklopedisi.org.tr/suheyb-b-sinan

 

Peygamber Efendimizin dünyayı değiştiren yiğit arkadaşları arasındaki Müslüman Hanımefendilerin fedakârlıkları destanlara sığmayacak örnekler oluşturmaktadır. Uhud Savaşı’nda Hz. Fâtıma, Âişe, Ümmü Eymen, Ümmü Süleym ve Ümmü Umâre’nin de aralarında bulunduğu on veya on dört kadın sahâbî savaşçılara yiyecek ve su verdiler, yaralıların tedavileriyle ilgilendiler. Ümmü Umare elinde kılıç bizzat çarpıştı. Çarpışma sırasında İbn-i Kamia’nın önüne çıktı. İbn-i Kamia bu hanımefendiye omuzunda derin bir yara oluşturan bir darbe indirdi. Bu da İbn-i Kamia’ya çok sayıda kılıç vurdu, ama kafirin üzerinde çift kat zırh vardı, Ümmü Umare’nin darbelerinden kurtuldu. Ümmü Umare Uhud Savaşı’nda 12 yara aldı. (İbn-i Kamia Uhud Savaşı’nda Peygamber Efendimizi öldürdüğünü söyleyen müşrik savaşçıdır.) Ümmü Umare’nin kahramanlık hikayesi aşağıda özetlenmiştir.

 

ÜMMÜ UMÂRE

 

Hazrec kabilesindendir. Adı Nesibe bint-i Ka’b’tır. Ümmü Umâre lâkabıdır. Abdullah, Habîb ve Temîm adlarında oğulları, Havle adında bir kızı doğdu. 

Medineli ilk Müslümanlar arasında yer alan Ümmü Umâre, İkinci Akabe Biatı’nda  iki oğluyla birlikte bulundu. Savaşlarda en önde yer almasıyla da meşhurdur. Uhud’a, Benî Kurayza Gazvesi’ne, Hudeybiye’ye, Hayber’in fethine, Umretü’l-kazâ’ya, Mekke’nin fethine, Huneyn’e ve Yemâme Savaşı’na katıldı. Özellikle Uhud, Huneyn ve Yemâme savaşlarında büyük hizmetler gördü. Uhud’da savaşın şiddetlendiği ve Müslümanların zor durumda kaldığı bir sırada kocası ve iki oğluyla birlikte Hz. Peygamber’i koruyan pek az sahâbîden biridir. Bu savaşta birçok yerinden yaralandı, ardından bir yıl boyunca yaralarının tedavisiyle uğraştı. Ümmü Umâre, Bey‘atürrıdvân diye anılan ve ölmek, ama savaştan dönmemek üzere Hudeybiye’de yapılan bîata katılan dört kadın arasında yer aldı. 

Huneyn’de Müslümanların baskına uğrayıp dağıldıkları sırada savaşa devam ederek onların tekrar toparlanması için gayret gösterdi. Bu arada bazı müşrikleri öldürdü. Ümmü Umâre, daha önce Hz. Peygamber’in mektubunu Müseylimetülkezzâb’a götüren ve işkenceyle öldürülen oğlu Habîb’in   intikamını almak için yemin etmişti. Bu amaçla katıldığı Yemâme Savaşı’nda kahramanca çarpıştı; burada bir ara dağılan Müslümanların yeniden toparlanması için uğraşırken on bir yerinden yaralandı, bir eli kesildi.  Buna rağmen Müseylime’yi aramaya devam etti. Bahçesine saklanan Müseylime’yi Ümmü Umare’nin oğlu Abdullah ile Vahşî b. Harb’in öldürmesi üzerine Allah’a şükretti.

HALİT ÖZKAN, https://islamansiklopedisi.org.tr/ummu-umare

 

EBÛ DÜCÂNE

 

Medineli yoksul bir insandı. Bedir, Uhud ve diğer gazvelere katıldı. Bu savaşlarda Kureyş’in ileri gelen silâhşörlarını öldürdü. Uhud Gazvesi’nin en çetin safhalarında Hz. Peygamber’in yanında bulundu. Zor durumda kalanların yardımına koştu. Müslümanların büyük sıkıntılara düştüğü bu savaşta paniğe kapılmayıp Hz. Peygamber’in etrafında toplanan otuz sahâbîden ve ölüm biatı yapan sekiz kişiden biri de Ebû Dücâne idi.

Savaşın başında Hz.Peygamber elindeki kılıcı göstererek onu kendisinden kimin almak istediğini sordu.  Ebû Dücâne “kırılıncaya kadar düşmana çalmak” üzere kılıcı aldı ve kahramanca savaştı. Bu gazvede Hz. Peygamber’in dişinin kırıldığı ve etrafının sarıldığı bir sırada Ebû Dücâne vücuduyla bir kalkan gibi O’nu korudu. Hz. Peygamber O’na, “Allahım! Hareşe’nin oğlundan ben nasıl razı isem sen de razı ol” diye dua etti.

Huneyn Gazvesi’nde Hz. Peygamber’in etrafı Hevâzinli müşriklerle sarıldığında O’nun yanında savaşanlardan biri yine Ebû Dücâne idi. Benî Nadîr Gazvesi’nde Ali b. Ebû Tâlib’e yardımla görevlendirildi. Tebük Gazvesi’nde Hazrecliler’in bayrağını o taşıdı.

Ebû Dücâne peygamberlik taslayan Müseylemtülkezzab’ın öldürüldüğü Yemâme Savaşı’nda şehit düştü.  

Ebû Dücâne çok güçlü ve cesur bir insandı. Çalımlı bir yürüyüşü vardı. Hz. Peygamber Ebû Dücane’nin düşman safları karşısındaki tavrı sebebiyle “Allah bu yürüyüşü yalnız bu durumlarda sever” buyurmuştur. 

ASRİ ÇUBUKCU, https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-ducane

 

 

 

EBÛ ZER el-GIFÂRÎ

 

Müşrik Araplar aralarındaki ticaret, san’at ve siyaset ilişkileri için Recep, Şaban, Ramazan ve Muharrem aylarını güvenli zamanlar kabul ederler, bu zamanlarda savaşmayı büyük günah sayarlardı. Gıfar Kabilesi ise bu aylarda   bile baskın yapar, yağmacılıktan ve yol kesmekten çekinmezdi. Müslüman olmadan önce Ebû Zerr‘in de korkusuz bir yağmacı olduğu nakledilir. Ancak O Gıfâr halkı gibi putlara tapmaz, onlardan nefret ederdi. İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde putlara tapmayan, Hz.İbrahim’in dininden kalan inanç ve ibadetlere göre hareket eden insanlar vardı ve bunlara hanîf denirdi. Ebû Zerr’in Hanîflerle yakın ilgisi vardı. Mekke’de Hz. Peygamber’in bir olan Allah’a inanmaya davet ettiğini duyunca oraya gitti, Resûlullah ile görüşüp Müslüman oldu. 

İlk bedevî Müslüman diye bilinen Ebû Zerr Kâbe’nin yanına giderek Müslümanlığını ilân etti. Henüz 5-6 kişinin Müslüman oluğu bir başlangıçta Müşrikler O’nu adeta öldüresiye dövdüler. Ebû Zerr’in Din coşkusu hücrelerinden taşıyor. Nitekim, ertesi günü aynı olay yine yaşandı. Hz. Peygamber O’nu, kabilesini İslâmiyet’e davet etmek üzere geri gönderdi ve İslâm daveti açığa vurulmadıkça Mekke’ye gelmemesini istedi. Ebû Zer aldığı emri aynen uyguladı ve gayretleri sayesinde kabile halkının yarısı İslâmiyet’i kabul etti. 

Ebû Zer Uhud (3/625) veya Hendek (5/627) Gazvesi’nden sonra Medine’ye hicret etti. Mescid-i Nebevî’nin sofasında barınan Ashâb-ı Suffe ile beraber Mescid-i Nebevî’de yatıp kalktığı için, her an Hz. Peygamber’in yanında ve hizmetinde bulundu. Hatta Ashâb-ı Suffe akşam yemeklerinde zengin sahâbîlerin evlerine dağıtıldığı zaman bile O hep Resûl-i Ekrem’in evine misafir olurdu.  

Ebû Zer, Medine yakınlarında Gābe mevkiinde Hz. Peygamber’in sağmal develerine çobanlık ederken Uyeyne b. Hısn’ın baskınına uğradı ve çıkan çatışmada oğlunu kaybetti (Muharrem 6 / Haziran 627). Uyeyne bin Hısn Gatafan Kabilesi’nin reisi ve o zaman kişiliğine güvenilmez, haydut birisiydi.     

Ebû Zer ölünceye kadar hiçbir devlet görevine talip olmadı, verilen görevleri de kabul etmedi. Mekke fethinde ve Huneyn Gazvesi’nde kendi kabilesinin sancağını taşıdı. Hz. Peygamber O’nun hep yanında bulunmasını ister ve bazı konularda görüşünü alırdı. Resûl-i Ekrem son hastalığı sırasında da Ebû Zerr’i yanına çağırtmış ve kendisini kucaklamıştı.

Hz.Ömer’in hilafeti döneminde fetihlere iştirak etmek üzere Suriye’ye gitti;   Hz. Ömer ile birlikte Kudüs’ün (18/639), daha sonra da Amr b. Âs ile Mısır’ın fethine (20/641) katıldı. Mısır fethedildikten sonra orada bir müddet kaldı.

Muâviye’nin idaresinde Ammûriye’ye kadar giden ordu ile Anadolu fetihlerine (23/643-44), yine O’nun Suriye Valiliği esnasında yapılan Kıbrıs fethine katıldı.

Suriye’de bulunduğu sıralarda Muâviye’nin bazı harcamalarını ve Müslümanların ihtiyaç fazlası mallarını Allah yolunda sarfetmeyip biriktirmelerini   şiddetle eleştirdi. Ebû Zerr’in bu görüşleri bilhassa fakir halk ile yönetime muhalif kimseler arasında ilgi gördü ve hem yönetim hem de zenginler aleyhine bir hareketin başlamasına sebep oldu. Suriye Valisi Muâviye ile araları açılınca Muâviye halkın O’nunla konuşmasını yasakladı ve kendisini ileri gelen bazı sahâbîlere şikâyet etti. Bu tedbirlerden bir sonuç alamayınca durumu Hz. Osman’a bildirdi. Hz. Osman Ebû Zerr’i Medine’ye çağırdı (30/650-51). Görüşlerini açıklamaktan orada da vazgeçmemesi üzerine Rebeze’ye gidip orada yaşaması uygun görüldü. Medine’ye 3 mil mesafede, Mekke yolu üzerindeki bir su kenarında bulunan Rebeze’de Gıfâr Kabilesi’nin bazı mensupları zaman zaman çadır kurup otururlardı; Ebû Zerr de Hz. Peygamber zamanında zekât develerini burada otlatırdı. Hz. Osman, tenha olması ve burada Ebû Zerr’in tanıdıklarının bulunması gibi sebeplerle bu yeri seçmişti. Ebû Zer ailesiyle birlikte Rebeze’ye hareket ettiği sırada Hz. Ali ile oğulları Hasan ve Hüseyin, Ammâr b. Yâsir ve Akīl b. Ebû Tâlib bir müddet birlikte yürüyerek O’nu uğurladılar.

Rebeze’de iki yıl kadar münzevi bir hayat süren Ebû Zer, Hz. Osman’ın isteği üzerine zaman zaman Medine’ye gidip geldi. Halife’ye isyan edeceklerini söyleyerek kendisine liderlik teklif eden bazı yönetim aleyhtarlarına yüz vermediği gibi, onlara Halife’ye bağlı kalmalarını ve O’nu küçük düşürecek hareketlerden uzak durmalarını tavsiye etti.

Ebû Zer el-Gıfârî, 32 yılının Zilhicce ayında (Temmuz 653) Rebeze’de vefat etti. 

Ebû Zer esmer, iri cüsseli, uzun boylu ve gür saçlı bir kimseydi. İslâmiyet’ten önce yol kesen ve canlara kıyan bu sert tabiatlı insan, İslâm’ın terbiyesiyle tamamen değişmiş, fakir ve düşkünlerin hâmisi olmuştu. Bu çalışmada da üzerinden durulan husus budur. İslâm Dîni Hz. Muhammed’in arkadaşları üzerinde öyle güçlü bir etki meydana getirmişti ki, karakterleri değişmişti. Mizaç insanın coşku ve heyecan yaşantısına ilişkin özelliklerdir. Huy denilen şey budur. Bu değişmez. Karakter ise mizacın eğitilip sosyalleştirilmiş yapısıdır. Ebû Zerr bunun en iyi örneklerindendir. Hz. Bilâl’e bir gün “siyah kadının oğlu” demişti. Ertesi gün kendisini affettirmek için başını Hz.Bilâl’in ayağının altına koydu. Hizmetçisiyle aynı elbiseyi giyecek ve aynı yemeği yiyecek kadar mütevazi bir kimse haline gelmişti. Aynı zamanda cesur, doğru, açık kalpli bir kişiydi. Hz. Peygamber O’nun hakkında, “Gökkubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebû Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur” demiştir (Tirmizî, “Menâḳıb”, 35; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 11).

Ebû Zerr Allah’ın emirlerine te’vile kaçmadan uyar, cihaddan geri kalmaz ve dünyevî zevklere değer vermezdi. Rivayet edildiğine göre Ebû Zer, insanın helâl rızık kazanmak ve âhireti elde etmek için yaşaması gerektiğine inanır, üçüncü bir hedefi zararlı görürdü. Dolayısıyla paranın da aile fertlerine helâl lokma yedirmek ve âhiret yolunda sarfetmek için kazanılması gerektiğini söylerdi. Hz. Peygamber’in O’nun hakkında, “Ebû Zer yeryüzünde Îsâ b. Meryem’in zühdüyle yürür” dediği nakledilmektedir (Tirmizî, “Menâḳıb”, 35). Ashab-ı Kiram efendilerimizin çoğunluğundan farklı bir dindarlık anlayışında olan Hz. Ebû Zerr, farklılığına rağmen saygın, Dîn’e bağlılıkta numûne-i imtisal, güvenilir ve son derece içten, derin bir Müslüman idi. İslâm Toplumu’nun fetihlerle genişlemesi, yapısının ve yönetiminin karmaşıklaşması, farklı kültürlerle karşılaşması ve ganimetlerle zenginleşmesi sonucu hayat tarzında meydana gelen değişikliklere karşı Ebû Zerr’de daha güçlü bir duyarlık kendisini göstermiştir.

Hz.Ebû Zerr’in mal-mülk sahibi olma, zekat ve benzeri yükümlülükleri yerine getirdikten sonra zengin olma, daha çok üretip insanların istihdamına vesile olma ve toplumu zenginleştirme hususlarına önem vermediği, cihadı ve züht hayatını öncelediği belli olmaktadır. Zaten o zamanlarda hakim kurum ekonomi değildi. Meseleleri anlamaya çalışırken dönemlerin başat sorunlarına dikkat etmek lâzımdır. Hz.Ebu Zerr’in görüşü ekonomik açıdan olmasa bile, İslâm’ın zühd anlayışını ve zühdün önemini ifade etmesi bakımından dikkate şâyandır.

Ebû Zerr, diğer sahâbîlerin aksine, ihtiyaç fazlası malın Allah yolunda harcanması gerektiğini savunur, hatta bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber’in de bu kanaatte olduğunu söylerdi. Halbuki ashabın bir kısmı bu âyetlerin zekât âyetleriyle neshedildiğini, birçoğu ise bunların zekât vermeyenleri hedef aldığını söylüyordu. Hz. Ali âyetlerin, 4000 dirhemden fazla olan malı Allah yolunda harcamayarak biriktirenler hakkında indiğini, Muâviye ise bu âyetlerle Ehl-i kitabın kastedildiğini ileri sürmekteydi.

 

Hz.Ebû Zerr’in ilmî kudret bakımından Abdullah b. Mes‘ûd’un dengi olduğu rivayet edilir. Hz. Peygamber’le devamlı bir arada bulunması ve aklına takılan her şeyi O’na sorması sebebiyle ilimde üstün bir seviye kazanmıştır. Ebû Zer ömrünün büyük bir kısmını fetih hareketlerine katılarak geçirmiş, hayatının son döneminde de münzevi bir hayat yaşamak zorunda kalmıştır. Fakat ilmi yaymanın gerekli olduğuna inandığı ve Hz. Peygamber de kendisine bu yönde tavsiyede bulunduğu için, şartlar ne olursa olsun bildiği gerçekleri imkân ölçüsünde açıklamaktan geri kalmamış, duyduğu hadisleri rivayet etmiş ve kendisine sorulan konularda fetvalar vermiştir. Din alanındaki metanet ve kararlılığı İslâm’dan önceki Ebû Zerr’in mizacının bu yeni alanda dupduru bir mahiyette tezahür ettiğini göstermektedir.

Buradan iktisadî alanda olumlu bir sonuca işaret çıkarılabilir: İslâm Dîni’ne göre zenginlik piyasaları etkileyecek ve fiyatların serbestçe oluşmasını engelleyecek, yeni kişilerin ve firmaların piyasaya girişini zorlaştıracak güçte olmamalıdır. Özel sektör çok güçlendiği zaman siyaseti de din konusundaki doğru duruşu da bozabilir. İslâm kültürüne zarar verir. Toplumu dünyevileştirir. Âhiret inancının belirleyici etkisini yok eder. Hz. Ebû Zerr’in malk-mülk edinme konusundaki ihtiyatî görüşlerini bu açıdan zenginleştirici bir görüş saymak gerekiyor.

ABDULLAH AYDINLI, https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-zer-el-gifari

 

Hz.Muhammed’in aristokrat dostları vardı. En başta Ebû Bekir, zengindi, tüccardı, saygındı, okuma-yazma biliyordu.  Cennetle müjdelenen kişilerden 6 tanesi Hz.Ebû Bekir’in teşvikiyle Müslüman olmuştu.  Bunlardan başka, İslâm’a hizmeti ve sadakati yüksek bir hayli kişi aristokratik ilişkilerini bitirip Müslüman olarak Peygamber Efendimizin yakın arkadaşları arasına girmişler, İslam uygarlığının geliştirilmesine büyük katkılarda bulunmuşlardır. Hz. Muhammed Miraç hadisesini haber verdiğinde Mekkeli müşriklerin Hz.Ebû Bekir’e koşup “seninki ne diyor?” diye O’ndan bir yalanlama beklemeleri ve böylece İslâm’ı bitirebileceklerini düşünmeleri de Hz.Ebû Bekir’in Mekke müşrikleri nezdindeki itibarını göstermeye yeter.

Medine’ de Sa’d bin Muaz, Üseyd bin Hudayr ve Sa’d bin Ubade gibi liderlik, kişilik ve saygınlık yönünden aristokrat insanlar Peygamber Efendimize sadakatle bağlanmışlardır. Sa’d bin Muaz Bedir Savaşı’ndan önce Peygamber Efendimize şöyle diyordu: “Eğer bize bir şey olursa Medine’ye git. Orada seni bizim gibi seven insanlar var. Onlar bir savaş olacağını beklemedikleri için bu harekata katılmadılar. Ama seni canları pahasına korurlar.”

Yani Peygamber Efendimizin çağrısına karşı çıkanlar, değerleri müşrik toplumun aristokrat değerlerinden ibaret olan ve kurulu çıkar ilişkilerinden yararlananlardı. Onların en önemlilerini anlattım. Mesela Ebû Süfyan bin Harb Bedir Savaşı’ndan sonra Mekke’nin reisi olmuştu. Bedir Savaşı’nda ise kayınpederi, kayınpederinin kardeşi ve kayını öldürülmüşlerdi. Ebû Süfyan Müslüman olmaya kalksa karısı Hind buna imkan vermezdi. Nitekim Ebû Süfyan Mekke’nin fethiyle ilgili anlaşmayı halkına duyurduğunda, Hind öfkesinden kocasının göğsünü yumruklamış ve “seni ihtiyar bunak” diye hakaret etmişti. Hz.Peygamber’e karşı çıkanlar putlarını, Kâ’be sebebiyle Hicaz bölgesinde elde ettikleri saygınlığı ve Mekke toplumunun gelenekçi aristokratik hiyerarşisini savunuyorlardı. Bir inanamama problemi yaşamıyorlar, inanmamak için direniyorlar ve inanacak olanları da engelliyorlardı.

Hz.Muhammed’i destekleyenleri sıradan insanlar veya aristokrasinin dışladığı insanlar sanmak yanlıştır. Müşrik aristokrasi değerlerine göre içlerinde dışlanmaya lâyık insanlar elbette vardı. Ama onlar şahsiyet, dirayet, cesaret, doğruluk ve hakkaniyet duygusu bakımından öyle yüksek insanlar idiler ki,  insanlığın ufkundaydılar. Bir ufuk medeniyete öncülük ettiler. Sırf Hz.Bilal örneği konuyu anlamaya yetecek. Yakıcı çöl güneşinin ve üzerindeki kayanın ağırlığı altında “Allah bir, Allah bir…” demekten asla vazgeçmiyor. İslâm için her şeylerini ortaya koyduktan sonra da kendilerine bir statü aramıyorlar. “Allah sevsin yeter!” Daha yüksek bir ufuk yok.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FAHR-İ KAİNATIN HAYATINDAN ANA HATLAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                        

 

 

 

                                                   

                   

                                                         Hz.Muhammed’in düşmanlarına yaptığı iyiliği,

                                                                                   onları yüceltmek için gösterdiği çabayı beşerî

                                                                                   bir açı içerisinde açıklamaya imkan yoktur.

 

 

 

 

“…ben sizin içinizde bundan önce bir ömür geçirdim. Hiç düşünmüyor musunuz?”  (Kur’an-ı Kerim, 10/16)

Hz.Muhammed’in davasını bir formül kısalığında şöyle ifade etmek mümkündür:

1. Yaşadığı toplumda kötülüğe eğilimli birisinin maruz kalabileceği sosyalleşme etkilerinden korunuyor.

2. Yüceltilen yalanlar söylemiyor.

3. Hasımlarını affediyor ve onlara âlicenaplık gösteriyor.

4. Hendek Savaşı’nda en açık biçimde görüldüğü gibi, Dini yaymakta rabbanî yardımlara mazhar oluyor.

5. Hayatını ortaya koyarak davasını tebliğ ediyor.

6. Bildirdiği din ufuktur, ötesi yoktur. Bilgi, sanat ve kötülüğün her türlüsünü üretebilecek yetenekteki insan türü için tevhid-kulluk-âhiret ufkundan başka yüceltici ve bayağılaşmaktan koruyucu bir ufuk olamaz, daha mükemmel bir ufuk olamaz.

7. Namaz, zekat, oruç, hac, faiz yasağı, karz-ı hasen, sadaka, kalpten kalbe yol açan insanca, Müslümanca, dostça sevgi mükemmel bir ferdî-sosyal ilişki yaratıyor. Aile, akrabalık, komşuluk ilişkilerine dair buyruklar sapasağlam bir sosyal doku yaratıyor.

8. Her türlü ayrımcılığı ve dışlamayı reddediyor. Bütün insanları insanlık ortak paydasında eşitliyor. Üstünlüğü sadece Allah’a daha güzel kulluğa göre tanımlıyor.

9. Kumar, içki, yalan, piyasa hilesi, katl, iftira, dedi-kodu, insanları aşağılama, zina yasak.

10. Ahlâkî değerler önceleniyor.

11. Nihayet, Hz.Muhammed’in tanımladığı insanî gaye mükemmelden mükemmeldir.

Biraz ayrıntıya/açıklamaya girersek âlemlerin kendisi için yaratıldığı en büyük, en yüce, en âlâ insanla karşılaşırız.

 

• Anasız-babasız, dedesinin-amcasının himayesinde büyümüştü. Yani hayta bir genç olarak sosyalleşmesi için kışkırtıcı bir ortam vardı. Öyle olmadı. Toplumu istismar edecek kişilikte birisinin sosyalleşme sürecinde toplumun etkilerinden korunmuş olması imkansızdır. Halbuki O, içerisinde yaşadığı toplumun bütün sapıklık ve ahlâksızlıklarından korunmuştu.

Kendisinden 15 yaş büyük, 2 kocadan kalmış, zengin bir kadınla evlenmişti. Evlilik hayatı da isterse kötü bir insan olması için kışkırtıcıydı. Eşinin ilgisini ve zenginliğini kullanabilir, kadın-erkek ilişkilerinin özellikle o toplumda sağladığı imkanlardan yararlanabilirdi. Öyle olmadı. Hz.Muhammed’in Hz.Hatice ile evlilik hayatı gayet öğreticidir. Mekke’nin can damarı ticaret ve Hatice de tüccar bir kadın. Zengin. Muhammed (as) ise amcasının sağladığı imkan ve destekle geçinen bir insan. İmkanı olmadığı için 25 yaşına kadar evlenmemiş. Bu durumda ya kendisine tutkulu bir kadının baskın konumuna boyun eğen bir koca olacak, yahut da tam tersine, eşinin tutkusundan yararlanarak O’nun hayatına tamamen egemen olacaktı. İkisi de olmadı. Hz.Muhammed’le eşi Hatice mükemmel bir aile uyumu sağladılar. Hatice Hz.Muhammed’in hatırını daima yüksek tuttu, zenginliğini O’na karşı bir güç olarak kullanmadı, Hz.Muhammed de Hatice’yi kendisine olan tutkusunun oyuncağı yapmadı. Aile hayatında uyumun  önemini bilenler için bu uyum ilginçtir, öğreticidir. Duha Sûresi’nde Peygamber Efendimize hatırlatılan nimetlerin tecellisinin resmidir. “Seni yoksul bulup zengin etmedi mi?”(Kur’an-ı Kerim, 93/8)

Hz. Hatice vefat ettikten sonra da dul ve orta yaşlı bir kadın olan Sevde ile evlendi, 3 veya 4 yıl yine tek eşli kaldı. 52 yaşından sonra, tam da Dîninin hayat pratiğine ilişkin hükümleri inşa edilirken, çok evlilik yaptı. Onlarla bir aile kültürü yarattı, İslam kültüründeki kadın kimliğini ortaya koydu. Bunu yapmasaydı din eksik kalırdı. 

Kadınlara ilgisinin 52-53 yaşından itibaren çok evliliğe yol açması ile önceki dönemlerinde yaşadığı evlilik hayatını birlikte düşünüp değerlendirmek gerekir. 52-53 yaşlarına kadar yaşadığı evlilik hayatı iffet duygusunun ne kadar kutlu olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, Cahiliye toplumunda kadın-erkek ilişkilerinin değişik imkanları ve kolaylıkları vardı. 

• Hayatının güçsüz dönemlerinde saklı işleyip de Hicaz Bölgesi’ne tamamen hakim olup Bizans’ın eyaleti Suriye üzerine sefer düzenleyecek güce eriştiği zaman açığa vurduğu davranışları yoktur. Keza, O’nun saklamak isteyip de her nasılsa açığa çıkmış bir davranışı yoktur. 

Hayatını her zaman herkesin önünde ve bir ayna gibi apaçık yaşamıştır; dosdoğru yaşamıştır. Çok evliliği de bu açıklığı başka türlüsü olamaz bir hale dönüştürmüştür. 

Hz.Muhammed'in Hira Dağı'ndan korku ve endişe ile inip eşi Hz.Hatice'ye "beni örtünüz, beni örtünüz" dediği andaki tebligatı, tavrı, öncelikleri ve ahlâkı ile Din ve can düşmanları O’nun karşısında çaresizce sıralandıkları zamanki tebligatı, tavrı, öncelikleri ve ahlâkı arasında hiçbir fark yoktur. Getirdiği Dîni en yoğun halde önce ve bizzat kendisi yaşamıştır. Bu da O’nun peygamberliğinin açık delillerinden birisidir.

.Düşmanları O’nun ahlâkına karşı en küçük bir ta’nda bulunmadılar. Sadece peygamberliğini yalanladılar. Yaşadığı toplumda ahlâksızlık sayılan davranışlar değil, olağan sayılan, hatta övünç vesilesi sayılan hiçbir kötü davranışı yoktur. Mesela asla aristokrat bir tavır göstermemiştir. Peygamberliğini açıkladıktan sonra dünyaya meydan okuduğu halde, daha önce kimseye zarar vermemiş, şiddet kullanmamış, kimseyi aşağılamamıştır. Peygamberliğini açıkladıktan sonra da, savaşlar dışında, kimseye zarar vermemiş, şiddet kullanmamış, kimseyi aşağılamamıştır.

• Okuma-yazma bilmiyordu. Yaşadığı toplumda yazılı kültür gelişmemişti. Kitaplı din kültürü yoktu. Peygamberlik iddiası güderek bir kitap ortaya çıkarmak için ortam hiç müsait değildi. Yani, böyle bir toplumda bu iddia “tasarlanmış” bir üstünlük oyunu olamaz. Eğer bir üstünlük oyunu kurgulamış olsaydı, önce okuma-yazma öğrenerek buna hazırlanmış olması gerekirdi. Çünkü kendisine kitap indirilmekte olduğunu iddia eden ve okuma-yazma bilmeyen birisini, eğer kutlu bir yardıma mazhar değilse, hasımlarının oyuncağa çevirmesi gayet kolaydır; O’nun bundan kaçınması da aklın gereğidir. Halbuki Hz. Muhammed’in gerçeği böyle zuhur etmemiştir. 

· Peygamber olmadan önce saygın, sevilen, sakin, halim-selim bir insandı. Peygamberliğini ilan ettikten sonra karşıtlarıyla her türlü mücadelede duraksamayan bir kahraman olarak yaşadı.  Mesela Hicret yolculuğu böyledir. Bu mizaç özelliği O’nun bir kurgu adamı değil, bir peygamber olduğunu gösterir.   Peygamber olmadan önce de, Peygamber olduktan sonra Mekkelilerin ağır baskı ve tehditleri altında iken de, Medine döneminin sonlarına doğru bütün Hicaz Bölgesi’ne hakim olduğunda da bu mizaç hususiyeti bütün hareket ve kararlarına yansımıştır. Hayber’in ve Mekke’nin fethinde, Huneyn Zaferi’nde savaştığı düşmanlarına gösterdiği âlicenaplık bu hususiyetini göstermektedir. Keza, Ka’b bin Züheyr, İkrime, Safvan bin Ümeyye, Vahşî gibi İslâm’a büyük zararlar vermiş kişilere ilgisinde ve affında bu hususiyeti görülmektedir. Halim-selim mizacı en açık biçimde kızdığı zaman ortaya çıkmaktadır. Birkaç örneği verilebilecek azarlamaları dahi uyarıcı, öğretici, düzeltici ve gayet ılımlı idi. İşte bu halim-selim mizaçlı şahsiyet, aynı zamanda, Mekkeli müşrik liderlerden başlayarak, bütün dünyaya meydan okumuştur. Hicret’i böyledir, devlet başkanları ve kabile reislerine mektupları böyledir, Tebük Seferi böyledir. Hatta Tebük Seferi’ne çıkma hususunda bir gevşeklik belirince, kendi Ümmetine de meydan okumuştur. Nitekim bu bahiste nazil olan âyet-i kerime şöyledir:

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ‘Allah yolunda seferber olunuz’ denilince yerinize yığılıp kaldınız; yoksa âhiretten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat dünya hayatının nimetleri âhiret saadetinin yanında pek az bir şeydir. Eğer seferber olmazsanız Allah sizi acıklı bir azapla cezalandırır ve yerinize başka bir kavim getirir de siz Peygamber’e hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. Allah her şeye kādirdir. Eğer siz Peygamber’e yardım etmezseniz Allah O’na yardım eder.” (et-Tevbe 9/38-40)

Kısacası, Muhammed (as) peygamber olmadan önce onurlu, vakur, saygın, uysal, dürüst bir insandı. Toplum meselelerine ilgisiz değildi. Ama liderlik iddiası gütmüyordu. Savaşçı değildi. İçinde yaşadığı toplumla veya herhangi bir kişiyle bir çatışması olmamıştı. Peygamber olduktan sonra ise, bu mizacı ile bütün tehlikelere meydan okuyan duruşu mükemmel bir uyum sağladı. Bu, aslında olağanüstü bir dönüşümdü, peygamberlikti.

• Peygamber olduğunda son derece hazırlıksızdı. Alâk, Müzemmil ve Müddessir sûrelerinin başında nazil olan birkaç ayetten başka bir şey yok. Oysa, peygamberliğinin delili kendisine gönderilen Kur’an-ı Kerim idi. Bir oyun kurucu olsaydı eğer, iddiasını ortaya atmadan önce hazırlık yapardı.   

İnanmayanlara 3 kez Kur’an ile meydan okudu. Son meydan okuması, Kur’an ifadesi olarak, şöyle: “Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, haydi benzer bir sûre getirin. Kendinize güveniyorsanız Allah’tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırın.  Şayet benzer bir sûre getiremezseniz, ki asla getiremeyeceksiniz, yakıtı insanlar ve taşlar olup kafirler için hazırlanan ateşten sakınınız.” (Kur’an-ı Kerim, 2/23-24) Peygamber Muhammed, kafirlerden, kendisine indirilen Kur’an-ı Kerim’e 46 harflik ve 17 kelimelik bir nazire getirmelerini istiyordu. Bunu asla yapamadılar. Halbuki “istesek biz de bunun benzerini söyleriz” ( Kur’an-ı Kerim, 8/31) diyorlardı. Söyleyemediler.        

· O toplumda o zaman geçerli olan üstünlük unsurlarını haiz değildi. Şair veya hatip değildi, kahin veya sihirbaz değildi, savaşçı değildi, zengin değildi, lider konumunda birisi değildi, okuma- yazma bilmiyordu. Cehalet, şiddet-güç ve servet ilişkilerinin belirleyici olduğu, yazılı kültürün gelişmediği, kültürü çok tanrılı safsatalara dayanan bir toplumda, tek bir kardeşi bile olmayan, serveti bulunmayan ve okuma-yazma bilmeyen Muhammed kitaplı bir din getiriyor. Eğer hak bir Peygamberin çağrısı olmasa, bu iddia tam bir hezeyandır. Mekke aristokrasisini çıldırtan iddiası da bunu göstermektedir. Oysa, hayatını bilen herkes Muhammed’in fevkalade dengeli ve akıllı bir insan olduğundan emin olur. Demek ki O, gerçekten, dünyayı değiştirmek için gönderilmişti. Yaptığı iş bir fırsatları kullanma oyunu değildi.   

• Hayatında belirleyici uç davranışlar var. Peygamberlik iddiası ile ortaya çıkış tarzı böyle. Miraç hadisesi böyle. Hudeybiye Anlaşması, devlet başkanlarını mektuplarla İslam’a çağırması, Bizans üzerine düzenlediği Tebük Harekâtı böyle. Tebük’te güce, Hudeybiye’de akla, Hicret’te hayatî tehlikeye, Miraç’ta inkâra meydan okuyor.  Halbuki O, bütün iddiaları, hayatı ve değerleri şiddetli tehdit altında iken bile fevkalade dengeli duruşunu asla bozmamıştır. Bedir, Uhud, Hendek, Huneyn savaşları bunun çok iyi bilinen örnekleridir. Mekke’nin fethi de böyledir. Öfkelenmesi, gülmesi ve şaka yapması dahi öyle dengeli/kontrollü idi ki, bu alanlarda da örnek ve öğretici idi.  Belirleyici uç davranışları ile olağanüstü dengeli tutumu birlikte bize şu sonucu verir: O ne yapacağını çok iyi biliyordu, gerçekten peygamberdi, Allah’a dayanıyor olmanın sonsuz güvenine sahipti. 

· Hz.Muhammed Taif’ten taşlanıp kovulduğunda gidebileceği bir yer kalmamıştı. Kendisini himaye edecek birileri olmadan Mekke’ye bile giremezdi. Haşimîlerin Ebu Talip’ten sonraki reisi Ebû Leheb bu sülalenin Peygamber Efendimize akrabalık gayreti ile sağladığı himayeyi Ebû Talib’in ölümünden kısa bir süre sonra kaldırmıştı. İşte bu sırada, Taif dönüşünde, yani hayatının en zor günlerinden birinde kendisine Cin Sûresi nazil olduğunu bildiriyor. Mekke müşrikleri ise zaten Peygamber Efendimizin sihirbaz veya mecnun (cin çarpmış) birisi olduğunu söylüyorlardı. Kur’an-ı Kerim’de buna cevap verilmekte ve “Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.” buyrulmaktadır. (81/22) Kamuoyunu kirletmeyi amaçlayan bu “cin çarpmış” ithamına rağmen, Hz.Muhammed, Kur’an-ı Kerim okurken kendisini cinlerin dinlediğini bildirdi (Kur’an-ı Kerim, 82/29)  Halbuki müşrikler bunu O’nun aleyhinde kullanabilirlerdi. Yine de, bugün kullanılan iletişim kavramıyla ifade edersek, Hz. Muhammed “kara propaganda” karşısında asla duraksamıyor, kutlu vazifesini yerine getirmekten asla vazgeçmiyor.  Bu hadise O’nun peygamber olduğunun delilidir. Eğer gerçekten peygamber olmasaydı, hakkındaki “mecnun” nitelemesini güçlendirebilecek bir sûreden elbette söz etmezdi.

 

· Hz. Muhammed duasıyla yağmur yağması, sofranın bereketlenmesi, parmaklarından su fışkırması, hasta birilerini iyileştirmesi gibi bazı mûcizeler göstermiştir. Bunlar vakidir. Ancak O bu mûcizeleri nübüvvetinin esası haline getirmemiştir. Bu mûcizeler nübüvvetinin gerçekliği hususunda kalpleri doygunluğa ulaştıracak talî teyidler olarak zuhur etmiştir. 

 

•  Mekke’den hicreti hayranlık vericidir. Bir başına alınabilecek bütün tedbirleri almıştır. Saklanacak kadar zaman kazanmak için Hz.Ali’yi yatağına yatırıp evinden ayrılmış, mağarada saklanmış, şaşırtmalı yol izlemiştir. Ferdî planda alınabilecek tedbirler de bunlardan ibarettir, ancak bunlar korunma bakımından en zayıf tedbirlerdir. Çünkü, yola çıkarken ve yolculuk boyunca korumasını sağlayacak başka tedbirler almamıştır. İsteseydi Mekke’den göçen arkadaşlarından bir kısmını kendi hicreti için yanında tutabilirdi, Medineli Müslümanlardan koruma desteği isteyebilirdi, civardaki bedevî kabilelerden az da olsa Müslüman olanların korumasını isteyebilirdi, nihayet, Mekke’den esenlikle ayrılıncaya kadar Haşimî sülalesinden akrabalık hatırına koruma isteyebilirdi. Bunlar teorik imkanlar. Bunların hiçbirisine başvurmadı. İslâm için hayatını tereddütsüz verecek bir Müslüman olan, ama cengâver olmayan Hz.Ebu Bekir’i yanına aldı, müşrikler gürûhundan gelebilecek bütün tehlikeleri hiçe sayarak peygamberlik vazifesini yerine getirmek için Medine’ye gitti. Üstelik, müşrikler kendisi hakkında öldürme kararı alıncaya kadar Mekke’de kaldıktan sonra gitti. Yani, Allah’ü Teâlâ’nın iradesine tam bir teslimiyetle. Bundan daha öte bir teslimiyet olamaz. Ölüm tehdidi burnunun ucuna dayanıncaya kadar Mekke’de kalmıştır. Medine yolculuğunda kendisini izleyen ölüm tehdidi idi. İddiası uğruna hayatını ortaya koymak bütün insanlar içerisinde en fazla O’na yakışır ve O da bunu mükemmel biçimde yapmıştır. Kendisini koruyan amcası Ebu Talib ve Kureyş içinde saygın bir kadın olan Hz.Hatice’nin vefatları ile Hz.Muhammed’in hicreti arasında 2.5-3 senelik bir zaman vardır. Ebu Leheb Haşimoğulları liderliğine geçmesinden çok kısa bir süre sonra Peygamber Efendimiz üzerindeki korumayı kaldırmıştır. Bu durumda Hz.Muhammed Mekkeli müşriklerin açık hedefi haline geldiği halde, yine de İslâm’ı tebliğden vazgeçmemiştir. Nitekim, Mekke civarında kurulan panayırlarda çeşitli kabilelerle görüşmüş, Medinelilerle Akabe buluşmalarını bu çerçevede gerçekleştirmiş, Taif’e İslâm’ı tebliğ için gitmiştir. Çünkü Hz.Muhammed peygamberlik görevini koruma şemsiyesine güvenerek değil, Allah’ın elçisi olarak yapıyordu. Beşerî plandaki koruma sadece tedbirdi.   

• Münafıkların başı Abdullah bin Übeyy hayatı boyunca Hz. Muhammed’e gizli gizli düşmanlık edip durdu. Müslümanlarla aralarındaki anlaşmayı bozan Beni Kaynuka Yahudilerinin cezalandırılmasını önledi. Uhud’da 1000 kişilik İslam ordusundan 300 taraftarını çekip Medine’ye döndü. Nadiroğulları Yahudilerini Hz. Peygamber’le savaştırdı. Mustalıkoğulları Seferi’nden dönerken İslam askerlerini birbirine düşürüp iç çatışma çıkarmaya kalktı…filan. İç çatışma çıkarma fitnesi başarısızlığa uğratıldıktan ve fitneciliğini açığa vuran ayetler indikten sonra, Hz. Ayşe’ye iftira etti. Fakat işte bu adam, ölmeden önce, Hz. Peygamber’in gömleği ile kefenlenip defnedilmeyi vasiyet etti. O’nun bu davranışı Hz. Muhammed’in gerçekten Peygamber olduğunun açık bir delilidir. En kötü düşmanı bile, en içten olacağı bir anda, Hz. Muhammed’in Peygamberliğinden medet umduğunu gösteriyor. Hz.Peygamber’in gömleği ile kefenlemek isteyenin oğlu Abdullah olduğu da nakledilir. Abdullah babasının fitneleri karşısında Peygamber Efendimize başvurmuş, eğer onu öldürtecekse kendisinin öldürmesine izin vermesini istemişti. Fakat Hz.Muhammed Abdullah bin Übeyy’in nifakına kapılanları İslâm’a çekmek için sabrede sabrede sonuç almıştır. Sırf bu hadise bile Hz.Muhammed’in hasımlarına karşı hayranlık verecek bir hikmetle hareket ettiğini göstermeye yeter. 

Müşrik Arapların inanç, ahlak ve kimlik çöküntüleri erdemsizliğin dibindeydi. Hukuk yok, merkezî otorite yok, cehalet efsanelere dönüşmüş, şiddet ve servete dayalı aristokrasi her türlü kötülüğü övünç vesilesi haline getirmişti. Aristokrasiden olmayan insanlar adeta böcek seviyesindeydi. Hak-hukuklarına ve saygınlıklarına riayet yok, ahlâken korunma, servet sahibi olma ve toplumla ilgili kararlara katılma imkanları yok. Renk, köken, cinsiyet, hatta sülale ve kabile ayrımı aristokratik kuralları güçlendiriyor, gelenekleri dinin bile üstüne çıkarıyor. Bu çöküntü içerisindeki toplum ile Hz.Muhammed’in getirdiği dinin yüksek esaslarını karşılaştırmak lazım. Toplumların tevhid ve âhiret inancından koptuğu, insanlık ortak paydasından uzaklaştıran ayrımcılık gelişip güçlendiği her dönemde her kötülük aristokratların hakkı ve özgürlük sayılmıştır. Bugün de böyledir. Bugün de insanlığın yaşadığı aile, ahlâk ve sosyal ilişkiler problemleri ile Hz.Muhammed’in getirdiği din ve mayalandırdığı kültürü karşılaştırmak çok öğretici olur.

· İslâm’ın zuhur ve yayılma dönemlerinde Mısır, Bizans ve İran medeniyet coğrafyaları idi. Tarihteki pek çok örnekte görüldüğünün aksine, İslâm Dîni karşılaştığı medeniyetlerin etkisi altında bir başkalaşıma/dönüşüme maruz kalmamış, bütün medeniyetler üzerinde belirleyici bir muhtevaya sahip olduğunu göstermiştir. Bunun en önemli sebebi İslâm âmentüsünün mükemmelliğidir. Ayrıca, değişik kültürlerin İslâm’a uyum sağlamasını mümkün kılan özelliğidir. Nitekim İslâm’ın temel kurallarından birisi “mevrîd-i nassta içtihada mesağ yoktur” iken, bu kurala aykırı olmamak üzere, “ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz.” Bu 2 kural İslâm’ın esasını koruyarak hayatın değişen şartlarına uyumu kolaylaştırmıştır. Diğer medeniyetler bir süreç içerisinde oluşmuştur. Buna mukabil, İslam Medeniyeti bir tek ferdin, Hz.Muhammed’in inşa ettiği iman, ahlâk ve hukuka dayanır.

Burada ilk kural âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflerle hükmü belirtilen bir meselede içtihat olmaz manasına gelir. İkinci kural ise zaman değiştikçe hükümlerin de değişeceğini ifade etmektedir.

Bir dinin nasıl başkalaşabileceğine Hristiyanlık tarihi öğretici bir örnektir. Hristiyanlık Yahudi asıllı Pavlus ve putperest Roma’nın etkisiyle 2 kez bozulmuş, 325’teki İznik Konsili’nde çok tanrılı bir din haline gelmiştir. Calvin faizin Hristiyanlıkta haram olmadığına dair başkalaştırıcı fetvası ile bu dini çıkarcı, hazcı, merhametsiz ve hayasız bir kültürün temeli haline getirmiştir.  Kapitalist piyasa ekonomisi parayı kutsallaştırmakta ve insanlar üzerinde anestezik bir etki yaratmaktadır. Batı kültürü inanç, ahlâk ve ekonomik yapı açısından bir ifsat kaynağına dönüşmüştür. İnsan doğasını ve toplumsal yapıyı, özellikle aileyi bozan ahlâksızlığın her türü özgürlük sayılmaktadır. Bilim ve teknolojideki gelişmeler Batı’nın merhametsizliğini ve hayasızlığını sadece ambalajlıyor. Silah, uyuşturucu, ilaç, fuhuş ve organ ticaretleri ile Batı   erdemin cehennemidir.   

• Yalan, içki, kumar ve zinanın sosyal hayatın ögeleri sayılıp ticarileştirildiği ve kışkırtıldığı, evrensel suçların kaba hırsızlık, taciz-tecavüz, gasp ve cinayete indirgendiği, cinsel sapıklıkların tercih özgürlüğü sayıldığı, faiz üzerinden bütün yoksulların örtük biçimde köleleştirildiği, finansal piyasaların kumar makinesine dönüştürüldüğü, üretim sektörlerini dengesizliğe sürükleyip daralttığı, vicdanların boşaltıldığı, mutluluğun daha çok tüketim ve daha fazla adrenalinle ölçüldüğü ve kutsalların piyasalaştırıldığı bu çağdaş isyan kültürünün erdemsizliği ile Hz. Muhammed’in öğretip örnekleştirdiği ahlâkı karşılaştırmak lazım. Faizli bir ekonomide sadece çalamayanlar hırsızlık yaparlar.

• Hendek Savaşı ve başka birkaç hadisede kendisi üzerinden yalan söylenmesine izin verdiği ve savaşta yalan söylenebileceğini bildirdiği halde, kendisi asla yalan söylemedi. Şaka olarak veya hasımlarını alaya alma kabilinden de yalan söylemedi. Gizemli gerekçelerle fırsatçılık yapmadı. Ka'b bin Eşref ve Ebu Rafi’ Sellam bin Ebi’l Hukayk gibi bazı düşmanlarına düzenlediği suikastları dahi gizlemedi. Yani, makul ve masum şartlarda veya makul ve masum sayılabilecek şartlarda dahi yalan söylemedi. Halbuki, liderler amaçlarını yücelten ideolojiler kurgularken, o ideoloji uğruna yalan söylemeyi ve oyun kurmayı da yüceltir, ahlakileştirirler. Hatta yalanlarla kurdukları oyunları, sonraları, stratejik kaabiliyetlerinin bir göstergesi olarak ve övünerek anlatırlar. Hz.Muhammed’in hayatında bunların hiçbirisi hiçbir sebeple olmadı. Zaten Kureyş Kavmi O’nu sadece peygamberliği konusunda yalanladı. 

• Eğer Muhammed (as), Kureyş’in aristokrasiye ve putçuluğa dayanan kurulu çıkar ilişkilerine dokunmasaydı, peygamberliğine dahi muhalefet etmeyebilirlerdi. Nitekim, Peygamberle bu mahiyette uzlaşma girişiminde bulundukları biliniyor. 

• Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın eşsiz birliğinin, âhiret hayatının ve kulluğun ne kadar kuvvetle vurgulandığı, Allah’a ortak koşmanın ve insanları kulluk bilinç ve sorumluluğundan uzaklaştıran sapmaların, mesela çıkarcılık, hazcılık ve aristokrasinin ne kadar kuvvetle yerildiği biliniyor. Bu derin, yüksek ve kuvvetli amentü Hz. Muhammed’in peygamberliğinin açık delilidir. İnsana ümitle korku arasında öyle bir alan tanımlamıştır ki, kulluk için daha mükemmel bir hal tasavvur olunamaz. Hz.Muhammed şirkten neden öylesine nefret ediyordu, tevhide (Allah’ın eşsiz birliğine) neden öylesine tutkundu? Bu yoğunlukta ve doğrulukta bir duyarlığı iyi anlamak lazım.   

• Hz. Muhammed duygularına tam hakimdi. Hayatı boyunca özür dileyecek davranışı olmadı. Her şeyi açıktı. Mesela öfkesine kuvvetle hakimdi, ama öfkesini gizlemeye çalışmazdı.  

• Kuvvet-kudret elde ettiği Peygamberliğinin son 2-3 yılında düşmanlarından intikam almak için kışkırtıcı şartlar oluşmuştu. Hiç buna eğilim göstermedi. Hatta düşmanlarını cezalandırmadı bile. Aksine, Mekkelileri, Huneyn Savaşı’ndaki hasımlarını ve Taiflileri affetti. Mekkeli müşriklerin liderlerine ve Huneyn’de kendisiyle savaştığı düşman komutanına bu savaştan sonra gösterdiği lütûfkârlık, Peygamber Muhammed’in gerçekten âlemlere rahmet olarak gönderildiğinin en açık delilleridir.  

Aksi halde, tam insanlara güç geçirip tatmin yaşayacağı bir anda, onları ne uğruna affedip lütûfkâr davranacaktı? 

Hz.Muhammed’in sosyal güç geçirmek, yani hükümran olmak için müşrik Kureyş’e ve bütün Dünyaya meydan okuduğu varsayılırsa eğer, bir sözü ile binlerin-onbinlerin ölüme koşacağı dönemlere ulaştığında düşmanlarına karşı ezici güç kullanması gerekirdi. Bunu hiç yapmadı. 

İkrime Ebu Cehil’in oğludur. Bedir ve Uhud savaşlarına katılmıştır. Mekke’nin fethinde İslam Ordusu’na karşı çete oluşturup kan dökülmesine sebep olan İkrime ilan edilen genel af dışında tutulmuştu. Mekke’den kaçtı. Karısı Ümmü Hakim Müslüman oldu ve Peygamber Efendimizden kocası için güvence aldı. Kocasının peşinden gitti. Peygamberimiz (as)’ın verdiği güvenceyi bildirip Mekke’ye dönmesini istedi. İkrime Mekke’ye döndü. Peygamber Efendimiz İkrime’yi kucaklayarak karşıladı.

Malik bin Avf Hevazin Kabilesi’nin reisi idi. İslam’a karşı büyük bir ordu hazırlamıştı. Huneyn’de savaşın başlangıcında İslam Ordusu bozulur gibi olmuştu. Sanki bir anda 20 yılı aşan İslam mücadelesi hüsrana uğratılıyordu. Kısa sürede Müslümanların toparlanıp kazandıkları bu savaştan sonra Malik kaçtı. Kabilesi, kabilesinin malları, kendi ailesi ve malları Müslümanların eline geçmiş, kendisi ise Taif’e sığınmıştı. Peygamberimiz kendisine haber gönderdi. Gelip Müslüman olursa ailesini ve mallarını kendisine iade edeceğini bildirdi. Malik geldi, Müslüman oldu; Peygamber Efendimiz Malik’e ailesini ve mallarını iade etti, ayrıca 100 deve bağışladı.

Benzer bir hâdise de Safvân b. Ümeyye’nin Müslüman olmasında yaşanmıştır. Safvan Ümeyye bin Halef’in oğludur. Çok zengin bir aileye mensuptu. Bedir Savaşı’nda babasını ve kardeşini kaybetmişti. İntikam hırsıyla doluydu. Amcasının oğlu Umeyr ile Hz.Muhammed’i öldürmesi konusunda anlaştı. Fakat bu suikast plânı başarısızlığa uğradı. Hz.Muhammed’i öldürmeye gelen Umeyr Müslüman oldu.  Plâna göre Umeyr Bedir’de esir düşen oğlunun fidyesini verip kurtarma bahanesiyle Medine’ye gidecek, bir fırsatta Hz. Muhammed’i öldürecekti. Umeyr bunu yapabilecek kişilikte birisiydi. Zeki, cesur ve savaş ustasıydı. Fakat Umeyr Medine’ye gelip Peygamber Efendimizle konuşunca Müslüman oldu, oğlu da serbest bırakıldı.

Safvan  4 (625) yılında vuku bulan Recî‘ Vak‘ası’nda ele geçirilip köle olarak Mekke’ye götürülen iki sahâbîden biri olan Zeyd b. Desine’yi satın alıp intikam için öldürtmüştü.

Benî Bekir kabilesinin Müslümanların anlaşmalısı Huzâa’ya saldırması hadisesinde kıyafet değiştirerek Huzâalılara saldıranlar arasında da Safvan vardı. 

Mekke’nin fethi günü bir çete oluşturup zayıf/başarısız bir direniş hareketi gerçekleştirenler arasında da Safvan vardı.  

 

Umeyr Mekke’nin fethi günü Safvan bin Ümeyye ile buluşup O’nun Müslüman olmasını sağlamak istiyordu. Safvan ise can derdine düşmüş, Mekke’den kaçmıştı. Safvan İslam’a düşmanlıkta ne kadar aşırı gittiğini herkesten iyi bilecek durumdaydı. Hicaz Bölgesi’nden uzaklaşmak için Kızıldeniz kıyısındaki Şuaybe Limanı’nda gemiye binmişti. Umeyr amcasının oğlu Safvan’a gemi hareket etmeden yetişti. Peygamberimizin kendisine güvence verdiğine dair sarığını (veya hırkasını) götüren Umeyr Safvan’ı ikna etti, Mekke’ye döndürdü. Safvan can düşmanı bildiği Hz.Muhammed’in kendisine bir tuzak kuracağından endişe etmiyor, burası önemli. Bir önemli husus da şudur: Mekke’ye gelince Müslüman olmuyor. Peygamber Efendimizden 2 ay müsaade istiyor ve kendisine 4 ay müsaade veriliyor. Ancak, Huneyn Savaşı ganimetleri dağıtılırken Peygamberimizin büyük bağışına mazhar olunca Müslüman oluveriyor. Müslüman olduğunda bunun için istediği sürenin üzerinden yaklaşık 1 ay geçmişti.  

 

Safvan Müslümanlarla Bizans arasında Hicretin 15. yılında gerçekleşen ve Müslümanların zaferi ile sonuçlanan Yermük Savaşı’na katılmıştır. 

  

Bu hadiselerin ortak noktası şudur: Hz.Muhammed fetihten  sonra en azılı düşmanlarının Mekke’den kaçıp gitmelerini  bir fırsat olarak görmüyor. Tersine, onlara güvence verip Mekke’ye döndürmeyi tercih ediyor. Çünkü Hz.Muhammed bir üstünlük peşinde değildi. İslâm’ı yayma gayretindeydi. Medine döneminde bizzat kendisi 12 savaşa katılmıştır. Fakat sonuna kadar sulh taraftarı olmuş ve düşmanlarına karşı hep âlicenap davranmıştır. Sadece Abdullah bin Übeyy’e mülayim davranışı dahi Hz.Muhammed’in insanî kudsiyetin mükemmel örneği olduğunu göstermeye yeter. 

 

Kur’an-ı Kerim’de “insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğu” (2/30) bildirilir. İnsan için ve herhangi bir yaratılmış için bu mevki ufuk çizgisidir, daha ötesi yoktur, olamaz. İnsan yüceliğinin ve öneminin sınırı budur. Hz.Muhammed de düşmanlarına bile insanın bu mevkiine göre önem vermiş, saygınlıklarına özen göstermiştir. Kur’an-Kerim’deki insan tanımıyla Hz.Muhammed’in insana verdiği önem tam bir uyum içerisindedir. Bu uygunluk İslâm’ın bir din ve medeniyet olarak vahiyden zuhur ettiğini göstermektedir.   

• Medine’den kısa süreli ayrılışlarında dahi yerine her zaman vekil bıraktığı halde, Nasr Sûresi, Dîn’in tamamlandığını bildiren ayet-i kerime ve Veda Hutbesi gibi haberlerle vefat edeceğine ümmetini hazırlamasına rağmen, kendisinden sonra halifenin kim olacağını belirlemedi. Çünkü, Cahiliye dönemi hatiplerinden ünlü Kuss bin Saide’nin dediği gibi, Peygamberimiz (as) de “olacak olan olur” inancındaydı, Allah’ın takdirine saygısı bu kadar derindi. Ayrıca, eğer kendisinden sonra kimin halife olacağını belirleseydi, bir kast sistemi meydana gelir ve Ümmet’in ihtilafı daha büyük felaketlere yol açardı. Haricîlik benzeri sünnet-i seniyyeden sapma hareketleri çok daha şiddetli ve bozucu olabilirdi. 

• Kendisini âhir zaman peygamberi/son peygamber olarak tanıttı. Son zamanların nasıl olacağını bildiren hadisleri, mesela bugünleri, 1400 yıl önceden nasıl görüp açıkça ortaya koyduğunu göstermektedir. Buna herhangi bir beşerin gücü yetmez. Çevre felaketleri, Batı kültürünün hakim kültür olacağı, Müslümanların Hristiyan ve Yahudileri taklit edecekleri, çokluklarına rağmen saygınlıklarının olmayacağı, İslâm’ı bozmaya yönelik hareketlerin yoğunlaşacağı, zinanın alenileşeceği…gibi haberler Peygamber Efendimizin bugün adına küreselleşme denilen şirk ve isyan kültürünü gayet açık gördüğünü ortaya koymaktadır. 

• Bazen gayet riskli olmasına rağmen, kim Müslüman olduğunu söylediyse yaptığı kötülükleri affetti, sözünü kabul etti. Ama, kimseyi inanmaya zorlamadı, Medine döneminde çok sayıda münafıkla başetmek zorunda kalmasına rağmen, hiç niyet okuyuculuğu yapmadı. Bu durum insan özgürlüğüne saygının ulaşılamaz ve aşılamaz örneğidir.  

• Muhammed (as)’ın arkadaşları tarafından nasıl sevildiğine dikkat etmek gerekiyor. Herhangi bir insanın çocuklarına, eşine ve en yakın çevresine kendisini sevdirmekte zorlanabildiği göz önüne alınırsa, O’nu kuşatan sevginin yoğunluğu ve genişliği nasıl bir gaye insan olduğunu ortaya koyar.

Hz.Muhammed’in arkadaşları kendisine hiçbir zamanda ve hadisede muhalefet etmediler. Uhud Savaşı’nı Medine’nin dışında yapma hususundaki talep, bir itiraz değil, sadece talepti. Hudeybiye Anlaşması’nın ağırlığı dağlar gibi üstlerine çöktüğünde de Rıdvan Beyatı’na katılanlar itiraz etmediler. Hz.Ömer anlaşmayı Müslümanların onuruna aykırı sanıyor, Hz.Peygamber’e değil, anlaşmanın bu hükümlerine itiraz ediyordu. Tebük Seferi zor bir harekâttı. Menzil uzak, mevsim sıcak ve hasad zamanı, o yıl yoksulluk fazla idi. Hedefte ise Bizans vardı. Buna rağmen, münafıkların maneviyat bozup caydırıcı çabalarından başka bir itiraz olmadı. Ashab-ı kiram kendilerinden istenilen fedakârlık neyse seve-isteye en iyi şekilde yapmaya çalıştılar, yaptılar. Peygamberimiz âhirete gittikten sonra da zâtını hedef alan herhangi bir ihtilaf yaşanmadı. Peygamberliğine derin bağlılık gösteren insanların bir kısmı geçmişte anasını-babasını, kardeşlerini, akrabalarını veya dostlarını  İslâm’ın kılıcı altında kaybetmiş insanlardı. Bu onların İslâm’a sadakatini engellemedi.

Hz.Muhammed son peygamber olduğunu söyledi. Böyle birisinin inanç, ahlâk ve kültür bakımından en dipte bir toplumda zuhur etmesi gerekirdi. Çünkü eğer O en büyük ise, en zor toplumda zuhur etmelidir. Mûcizesinin edebiyat alanından gelmesi de son derece manalıdır. Yoz bir kültüre sahip, cahil ve okur-yazarlığın pek seyrek olduğu bir toplumda, fevkalade gelişmiş bir dil ve bu dil üzerinden gerçekleşen bir edebi mûcize, adı üstünde mûcizedir. İletişim dil üzerinden gerçekleşir. Çağımız “iletişim çağı” diye de nitelenmektedir. İletişim çağını da kuşatan âhir zamanın (insanlık tarihinin son zamanlarının) peygamberi edebiyattan bir mûcize ile geliyor. 

Gelmesi için siyasal ortam da hazırlanmıştı. Ebrehe’nin Kâ’be’ye saldırısından sonra, Kâ’be’nin saygınlığı üzerinden Kureyş adeta dokunulmazlık kazanmış, Mekke bir tür güvenli bölge haline gelmişti. Bu durum, Hz.Muhammed’in tebligatı için, iletişim için uygun bir sosyal ve coğrafi alan sağlıyordu. Bir çekim alanı oluşmuştu.  Merkezi bir otoriteye bağlı olmayan kabile beyleri şiddet dengesi gözetirken Hz. Muhammed peygamberliğini yerine getirebildi. Yani, peygamberlik vazifesini yerine getirdiği toplum, kültür, edebiyat ve siyaset tam âhir zaman peygamberinin gelişi için olması gerektiği gibiydi. Dahası, Hristiyanlığın Yahudi asıllı Pavlus ve putperest Roma’nın etkisiyle bozulması Hz.Muhammed’den önceki şartların da O’nun peygamber olarak gönderilişine müsait hale geldiğini göstermektedir. Hz.Muhammed’den sonra cihanşumül bir medeniyet hareketinin ortaya çıkmaması bir yandan, Batı kültürünün inanç, ahlâk ve ekonomik yapı açısından bir ifsat kaynağına dönüşmesi diğer yandan, Hz.Muhammed’in âhir zaman peygamberi olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü, Batı kültürü, bilim ve teknolojideki gelişmelere mukabil, erdemsizliğin en aşağılık türlerini özgürlük saymakta, kutlu değerlerden uzaklaşan kültürlerin nasıl bir felaket gücüne dönüşeceğinin apaçık örneğini vermektedir. Bu da Hz.Muhammed’in iddialarının O’nun asla etkili olamayacağı şartlar tarafından doğrulanmasıdır.   

Hz.Muhammed tevhid (tek tanrı) ve âhiret inancını esas alan bir din getirmişti. Kureyş toplumu putperestti ve âhiret inancını reddediyordu. Bu inançları Hicaz Bölgesi’ndeki saygınlıklarının ve ticarî ilişkilerinin temelini oluşturuyordu. Bu, kitaplı din kültüründen uzak, güç-şiddet unsurlarına göre oluşan statülere bağlı, okuma-yazma oranı son derece düşük, kapalı kültür aristokrasisinin değişime karşı çıkmasını ekonomik-kültürel alandaki ilişkileri de dayatıyordu. Yani, Hz. Muhammed tebligatına başladığında Kureyş’in vicdanı Mekke’nin volkanik kayalarından daha katı ve tevhid-âhiret esaslı bir dine kapalı idi. Hz. Muhammed Allah’ın birliğine (tevhide) ve âhirete inanmaya çağırdıkça, putlarına ve putperestliğe dayanan aristokrasiye karşı çıktıkça, Mekke aristokrasisinin algı ve duygu dünyasında adeta kaya kütleleri patlıyordu. “Doğrusu kafirler Kur’an’ı işittikleri vakit neredeyse bakışlarıyla seni yıkacaklar. Bir de ‘şüphesiz O bir delidir’ diyorlar.” (Kur’an-ı Kerim , 68/51) Hz.Muhammed’in olağanüstü zor görevindeki olağanüstü başarısı, sırf bu başarının mahiyeti dahi bir mûcize olarak O’na inanmaya yeter.

Maruz kaldığı düşmanlık bir hakimiyet veya menfaat çatışmasının yahut mesela kan davasının sonucundan çok daha derinlerdeydi.  Ama, başetmesi gereken zorluk, sadece müşriklerin düşmanlığı değildi. Toplumu zihniyet, beşerî ilişkiler, hiyerarşi, çıkar ve inanç itibariyle derinden kavrayan küt bir redle de karşı karşıya idi. Kollektif bilinç dışı taştan, kütükten, madenden ibaret tanrılara imanı taşlaştırmış, tek bir tanrıya inanmak akla sığdırılamaz hale gelmişti. Düşmanlığın desteklediği inatçı inkarcılık Mekke toplumunu zehirliyordu. Muhammed (as)’ın mucizesi işte bu düşmanlık ve inatçı inkarın üstesinden gelmesidir. 

Hz.Muhammed’in peygamberlik davasındaki başarısı O’na bahşedilmiş en büyük mûcizedir. Tarih boyunca büyük göç, istila, inanç hareketleri olmuştur. Büyük devletler ortaya çıkmış ve adeta dünyaya güç yetiren hükümdarlar olmuştur. Fakat bunlar insanların dünyaya ilişkin beklentilerine istinat etmişlerdir. Herhangi bir sebeple meydana gelen bir merkezî gücün sürüklediği hareketlerdir. Bazı inanç hareketleri de kaynağından itibaren veya başlangıcından sonraki aşamalarda ifsada maruz kalarak yayılan bozguncu hareketlere dönüşmüştür. Tevhid, âhiret ve kulluk esaslarına dayanan hareketler böyle olmaz. Değişik düzeyde siyasal, askerî, dînî, ekonomik, kültürel boyutlar içeren bu iki tür hareket arasında gayet belirleyici bir fark vardır.  Dünyaya ilişkin beklentilerle gelişen hareketler tsunami dalgası gibidir. Bütün yeryüzü coğrafyasına hükmeden krallıklar-imparatorluklar, tsunaminin etkisi kalktığında, insanlık üzerinde çoğu zaman hiçbir yüceltici etki bırakmamış; tersine, tıpkı tsunami gibi, gelirken ve çekilirken büyük yıkımlar yaratmıştır. Kültürel iktibaslar sonucu bazı ilerlemelere imkan hazırladıkları da vakidir. Hz.Muhammed ise cehaletin, şiddetin ve putperestliğin dibinde, efsanelere boğulmuş, ahlâksızlığı  yüceltmiş bir toplumda tevhid, âhiret ve kulluk esasına dayalı bir din tebliğ ediyor. Tsunamiye mukabil, bu hareket enerji üreten bir deniz akıntısına benzer. Başarı hikayesi gayet açıktır. Bu başarının o coğrafyada, o toplumda meydana gelmesi ve dünyanın dönüşünü değiştirmesi mûcizeden başka bir şey değildir. Kendi hayatını değiştiremeyenlerin veya 3-5 kişinin hayatını değiştiremeyenlerin aczi ile Hz.Muhammed’in başarısı arasındaki nispetsiz gerçek mûcizenin ta kendisidir. Hz.Muhammed’in karşılaştığı direnç ve düşmanlık, görevinin ne kadar başa çıkılmaz olduğunu göstermektedir.  Alaya alınması, hakarete-düşmanlığa maruz kalması, boykota uğraması, öldürülme girişimleri, yurdundan çıkarılması, Medine’de dahi Mekkeli müşriklerle 3 kez savaşmak zorunda kalması, Medine’nin bir felaket yurdu olma istidadı…Hz. Muhammed için bir bela anaforunun ortasında yaşamak demekti. Medine’de o zaman başlarında Abdullah bin Übeyy’in olduğu münafıklar, çeşitli Yahudi kabileleri, hayat tarzları yağmacılık olan civardaki bedevî kabileleri Hendek Savaşı’nda nasıl bir ortak tehlike yaratabileceklerini göstermişlerdi.  Bu ortamda ve toplumlarda kalplere nüfuz edebilmesi ve bir uygarlık gücü/öncüsü meydana getirmesi Hz. Muhammed’in âlemlere rahmet olduğunu gösterir. Taştan katı kalpler, efsanelere boğulmuş, putperest, kapalı kültür, ahlâk ve hukukun üstünde bir aristokrasi; buna rağmen Hz.Muhammed rahmet dalgaları halinde gönüllere nüfuz ediyor. Böylece dinini yayıp bir devlet kurabilmesi üzerindeki inayetin açık göstergeleridir. Bu başarının kendisi Hz.Muhammed’in mûcize kimliğinin hadiselere yansımasıdır. 

Tebligatı yüreklere rahmet dalgaları halinde yayılmıştır. Bu feth-i rabbanîdir, mûcizedir. Hem hakimiyet sağlamak hem de dinini kabul ettirmek hususunda Hz.Muhammed mûcize bir yardıma ve üstünlüğe mazhar kılınmıştır. Hz.Muhammed üzerindeki bu yardımın önemi bir örnek üzerinden kolayca açıklanabilir: 2019 yılı sonlarında meydana gelen covid 19 pandemisi bütün insanlık coğrafyasına etkisi altına aldı. Bu virüse karşı çeşitli aşılar geliştirildi. Tıp otoritelerinin ve hükümetlerin bütün iletişim araçlarını kullanarak yaptıkları çağrılara ve ikna çabalarına rağmen, aşıya karşı çıkanlar, toplum sağlığına ve sağduyuya meydan okuyarak, çok sayıda ülkede etkili protestolarda bulundular. İnançla, kültürle, siyasal düzenle, sosyal hiyeraraşi ile hiç ilgisi olmayan bu hadise ve karşılaşılan protestolar göz önüne alındığında, Hz.Muhammed’in ne tür bir zorluğun üstesinden geldiği daha iyi anlaşılır.     

Hicret ettiği Medine görünüşte adeta bir akrep yuvası idi. Mekkelilere göre Medineliler sayıca daha azdı. Yoksuldular. Toprak adamıydılar. Mekkelilerin Suriye-Yemen arası ticarî faaliyetlerinin sağlayacağı imkan, ilişki ve değişik davranış tarzlarına sahip değillerdi. Mekkeliler gibi bölgenin dokunulmaz halkı değillerdi. Medine’deki kabileler arasında derin düşmanlık vardı. Bir de başlarına kral seçmek üzereydiler. Bu kral adayının etrafında toplanan münafıklar Medine’yi Müslüman toplum açısından bir tehlike alanı haline getiriyordu. Medinelilerle Mekkeli Müslümanlar arasındaki alt kültür farkı, Medineli Müslümanların Mekkeli Müslümanlara yardım için katlanmak zorunda kaldıkları fedakârlıklar, Medineli Müslümanların akrabaları/hemşehrileri olan müşrik ve münafıklarla ilişkileri, İslam öncesinde aralarında anlaşma bulunan Yahudilerle ilişkileri, Medineli Evs ve Hazreç kabileleri arasındaki Cahiliye dönemi düşmanlıkları Medine’yi lav püskürten bir volkanik alana dönüştürebilirdi. Bütün bunlara ilave bir tehdit kaynağı da Medine civarında yerleşik Yahudilerdi.  Benî Kaynuka ve Benî Nadîr Yahudileri Hz.Muhammed’le savaştılar. Benî Kureyza Yahudileri Hendek Savaşı’nda ihanet ettiler. Hayber Yahudileri Hendek Savaşı’nı organize ettiler. Üstelik, Medine civarındaki yağmacı bedevî kabileler hazır bir tehlike idi. Uhud Savaşı’ndan sonra bu tehlike yaşanmıştı. Bu değişkenlerin ortak etkisi Medine’yi Müslümanlar için bir bataklık haline getirebilirdi. Hiç öyle olmadı. Hendek Savaşı Medine’yi kuşatıp Hz.Muhammed ve arkadaşlarını yok etme hesaplarının en açık örneğidir. Mekke’nin fethinden sonra Hevazin Kabilesi ile yapılan Huneyn Savaşı da Müslümanları saran yakın tehlike kaynaklarını ve coğrafyasını göstermektedir. Bu tehlikelere rağmen, Hıra Dağı’nda inen vahiy Veda Hutbesi’nde yüzbini aşan bir toplumun vicdanında yankılanmıştı. Demek ki Hz. Muhammed Allah’ın inayetine mazhar idi.

Peygamberliğine kadar ana-babasız hayatı, gençliği, evlenmesi ve devamında müşrik toplumun sosyalleşme etkilerinden korunması gerçekten kutlu bir koruma altında olduğunu gösterir. Hele kapalı bir toplumda herhangi bir insan bireyinin sosyalleşmenin etkilerinden mahfuz kalması olağan bir hadise değildir.   

Güzel ve hikmetli şeylere özenine rağmen okuma-yazma öğrenmemiş olması ve şiir-hitabet sanatlarıyla meşgul olmaması ilginçtir. Eğer okuma-yazma bilse ve söz sanatlarıyla ilgilenseydi peygamberliği dönemindeki inkarcılar O’nu reddetmek için kendilerine göre güçlü gerekçelere sahip olacaklardı. 

Müşrik, Yahudi, münafık kişi ve gruplardan çok sayıda suikast girişimine maruz kaldı. Mekke’de aristokrat müşriklerin uyguladıkları boykot döneminde amcası Ebu Talib’in, bir suikast endişesi ile, her gece yattığı yeri değiştirmesini söylemesi dahi hayatının ne tür tehlikeler altında geçtiğini göstermeye yeter. Hicret yolculuğunda korunması da böyledir. Hicret’te Mekke aristokrasisinin Muhammed (as)’ın başına 100 deve ödül koyması çölde çıldırtıcı etkiler yaratacak bir servet vaadi idi.  Tehlike çölün kayalarını sarsacak kadar büyüktü. 30 bin kişilik bir ordu ile Bizans üzerine sefere çıktığı Tebük’te bile münafıkların suikast planına maruz kalması Hz.Muhammed’in hayatı boyunca korunduğunu gösteriyor.

Müslüman olduğunu söyleyen kimseyi sorgulamadı. Kim Müslüman olduğunu söylediyse kabul edildi. “Korktuğu için, affedilmek için, hile için…” diye kimse reddedilmedi. Mesela Ka’b bin Züheyr hayatı boyunca Peygamber Efendimiz aleyhine şiirler söylüyor, Müslüman kadınları aşağılayan şiirler söylüyor. Ama, Hicret’ın 9. yılında Müslüman olup Mescid-i Nebevî’ye gelince iltifatlara bile mazhar oluyor. Peygamber Efendimiz bu zâta iltifat etmeden önce, başucunda arkadaşları elleri kılıçlarının kabzasında Ka’b’ın kellesini uçurmak için tetikte bekliyorlardı. Böylesine düşman ve böylesine düşmanlığa maruz birisine Peygamber Efendimiz üstelik bir de hırkasını hediye etti. Halbuki, bu tutum hem zordur, hem tehlikelidir. Çünkü kötü niyetli insanlara fırsat verir, hareket alanı açar. Böylece, Müslüman olduğu sorgulanmadan kabul edilenlerin nail oldukları güven ortamında Peygamber Efendimize ve Müslümanlara istedikleri kötülüğü yapmaları daha kolay olurdu. Bir de şu var: Toplumun değerlerini ifsad etmek, gündemini vesveselere boğmak, birliğini bozmak için Müslüman görünen insanlar olabilirdi. Dinler tarihinde fesatçı-nifakçı hareket örnekleri çoktur. Medine döneminde çok münafık vardı. Übeyy bin Kâ’b da bunlardan birisidir. Fakat, Allah’ü Teâlâ Peygamberini ve Ümmet’i bu tehlikelerin hepsinden korudu.

Bütün inançlar ve ideolojiler baskıcıdır. Kendilerini tek doğru saydıkları için herkesin aynı inancı ve ideolojiyi benimsemesini isterler. Bunun için tazyik, tehdit, cezalandırma, göç ettirme, tenkil gibi yollara başvururlar. Hile, aşağılama, hak kısıtlaması, oyuna getirip zulme maruz bırakma gibi zorlamalarda bulunurlar. Bu zorlamalar bireysel düzeyde kalmaz; aileye, sülaleye, kabileye yönelebilir.  Bunları da kendi inançları/ideolojileri nezdinde yüceltirler. İslam Dini’nde ise “dileyen mü’min olur, dileyen kafir.” (Kur’an-ı Kerim,18/29 “Kimse başkasının günahını yüklenmez.”(Kur’an-ı Kerim,35/18) Tam bir hürriyet vardır. Hz.Muhammed ve sonraki 4 halifesi döneminde müşriklerle, Yahudilerle, Hristiyanlarla ve diğer din mensupları ile ilişkiler böyle olmuştur. Hz.Muhammed’in düşmanlarına ne kadar âlicenap ve yüceltici davrandığının en iyi örneklerinden birisi Mekke’nin fethinde yaşanmıştır. Huneyn Savaşı’ndan sonra da, başta komutanları olmak üzere, düşmana karşı gayet yüceltici davranmıştır. Bireysel düzeyde Ka’b bin Züheyr, İkrime, Safvan, Vahşî gibi önemli düşmanlarına gayet kerim davranmıştır. Müslüman olmayanlar İslam’ın hakimiyetini tanıyıp cizye (bir tür güvenlik vergisi) vermek zorundadırlar. Bunu yaptıklarında can, mal, din hürriyetlerine sahip olurlar. Müslüman olmayan, cizye de vermeyenler İslam ile savaşıyor demektir, onlarla Müslüman olmadığı için değil, İslam ile savaştıkları için savaşılır.

Hz. Peygamber’in erkek çocukları yaşamadı. Bunda büyük hikmetler olduğu  açıktır. Eğer erkek çocukları yaşasaydı belki de onlarla Ümmet’inden liderlik davası güden diğer kişiler arasındaki çatışma adeta et yiyen bakteri gibi toplumsal dokuyu tahrip ederdi. Üstelik, toplumun Ümmet olma vasfı hızla ve kuvvetle aristokrasi toplumuna dönüşürdü. Erkek çocuklarının yaşamaması ehl-i beytini aristokrasi fitnesinden korumuştur. İslâm’ın amacına uymayan bu kabil başkalaşımlar asr-ı saadetten sonra meydana gelmiştir. Fakat Peygamber tebligatına uygun bir değişme değildir. Aristokrasi, saltanat dahil, çeşitli üstünlük mücadelelerinin yarattığı bir kurumsallaşma ve kültürdür.

Peygamber Efendimiz savaşlarda olağanüstü yardımlara mazhar olmuştur...Bedir’de, Hendek’te, Huneyn’de bu yardımlar gayet açıktır. Uhud’da Müslümanlar çok zor durumda kalmışlardı. Galip gelen müşriklerin hiçbir sonuç elde etmeden savaş alanından çekip gitmeleri dahi Allah’ın Hz.Muhammed’e inayetidir. Hendek’te karşılıklı ok atışması ve Hz.Ali’nin Amr ibn-ü Abdüved’i öldürmesi dışında bir çatışma olmamıştır. Halbuki Yahudiler, Mekkeliler, çöl kabileleri Hz.Muhammed’i ortadan kaldırmak ve Medine’yi tahrip etmek üzere gelmişlerdi. Ancak, ordular arasında bir savaş olmadı. Düşman ordusu savaş hilesi olarak kendi içerisinde meydana getirilebilen bir güvensizlik ve  karargâhlarını darmadağın eden şiddetli bir fırtına sonucu savaş alanından çekilmiştir. Huneyn’de ise önce bozgun, sonra olağanüstü bir feth-i rabbanî gerçekleşmiştir. Bu olayların detayları kutlu tecellilere inanan insanları âdeta gökten gelen melek alaylarını görmüş gibi yapar. Hicaz Bölgesi’nde şirk ve yağmacılık kültürü, Yahudi düşmanlığı ve münafık hileleri ile kuşatılan Hz. Muhammed’i hedef alan sûikastların ve savaşların tümü ya başarısızlığa uğramış, yahut da sonuçsuz kalmıştır. Bu da O’nun Allah tarafından korunduğunun delillerindendir. İslâm’ın zuhurundan Hicaz Bölgesine hakim oluncaya kadar geçen sürede yayılışı hadiseler bakımından son derece zor ve tehlikeli idi. Güçlü engellerle karşılaşmıştı. Fakat üst plandan bakıldığında, İslâm inkılâbı, yeryüzüne yağmur bulutlarının çökmesi gibi, nur bulutlarının dalga dalga yayılmasıdır. Bedir, Uhud, Hendek, Hayber ve Huneyn savaşları Müslümanların ufukları aştığı  kutlu evrilmelerdir. Uhud, Hendek ve Huneyn’de yaşanan zorluklar İslâm düşmanlarına hiçbir başarı getirmemiştir. Allah zorlukla beraber kolaylık yaratmış (Kur’an-ı Kerim, 94/5-6), insanlık üzerindeki nurunu tamamlamıştır (Kur’an-ı Kerim, 5/120)

 

Kutlu tecellilere inanmayanlar için ise sonuçlar belli. Bir yetimin 23 senede dünyanın dönüşünü nasıl değiştirdiğini anlamaya çalışsalar ne iyi olur.

Yukarıdaki paragrafı birazcık detaylandırmak faydalı olabilir:

  1. Bedir, düşman çok kalabalık, ama darmadağınık vaziyette kaçıyor. 
  2. Uhud’da Müslümanların kaybı çok, ama müşriklerin kazandığı hiçbir şey yok. Müslümanlar Peygamberimizin talimatına uymamalarının karşılığını öğreniyorlar, müşrikler ise sadece Bedir’in intikamını kısmen alıyorlar. Elde ettikleri ganimet yok, esir yok; zor duruma düşen Müslümanlara daha fazla zarar verme imkanları varken çekip gidiyor ve “neden daha fazlasını yapmadık?” sorusu çekip gittikten sonra akıllarına geliyor. 
  3. Hendek Savaşı Mekkeli müşriklerin, Medineli münafıkların, yağmacılık kültürüne sahip, göçebe ve kalabalık Arap kabileleri ile Hayber’i askerî üs halinde kullanan Yahudilerin Medine’yi ve Müslümanları yeryüzünden silmek için giriştikleri bir savaştı. Savaşamadan, Hendek etrafında deli koyun gibi döne döne geçirdikleri 23 gün sonra def olup gittikleri bir savaştır. Müslümanlar bu savaşta düşman ittifakını gayet akıllıca bozmayı başardılar. Allah da düşman karargâhını söküp savuran bir fırtına gönderdi. Müslümanların üzerindeki tazyik kalktı. 
  4. Hudeybiye Anlaşması yarattığı sonuçlar itibariyle tam bir fetihtir. Önce Hayber, sonra Mekke, sonra Huneyn, sonra Taif, sonra Tebük…Siyasî, askerî ve dînî anlamda insanların dalga dalga İslâm’a katıldıkları bir fetihler safahatının başlangıcı. Oysa Hudeybiye’de Hz.Ebû Bekir ve Ümmü Seleme anamızdan başka bütün diğer Müslümanlar üzerlerine dağlar göçtü sanmışlardı. Anlaşma onlara o kadar ağır gelmişti.  
  5. Mekke’nin zaten sulhen fethedileceği ayet-i kerime ile bildirilmişti, aynen öyle oldu. 
  6. Huneyn’de düşman stratejik bakımdan İslâm öncü birliklerine karşı iyi mevzilenmişti. İlk panik anındaki bozgunda İslâm ordusunda bulunan münafıklar sevinçlerini açığa vuracak kadar güven duymuşlardı. “Bugün sihir bozuldu” demişlerdi. Sonra Allah’ın inayeti tecelli etti, düşman savaşçılar öldürüldüler, kaçtılar, malları, çocukları ve kadınları esir edildiler.  
  7. İslâm’ı teklif etmek ve desteklerini istemek üzere Taif’e gittiğinde “Allah peygamber gönderecek senden başkasını bulamamış mı?” diye alay eden Taif liderleri kendileri gelip İslâm’ın hakimiyetini kabul ederek Müslüman oldular. Mekke ve civarındaki Hübel, Menat ve Uzza’dan sonra en büyük put saydıkları Lât putlarının kırılmasını kabul ettiler. 
  8. Tebük Seferi’nda savaş olmadı, ama daha fazlası oldu. İslam ordusu Bizans üzerine gitti. Bunun psikolojik etkisi zaferle sonuçlanan bir savaştan daha güçlü oldu. 

    Bütün bunlar, Mekke’den çıkarıldığında Allah’tan başka hiçbir koruyucusu olmadığı halde, kendisini takip eden tehlikenin ölüm olduğunu bile bile, 8 günlük Hicret yolculuğunu yapan kahraman Muhammed (as)’e Allah’ın sürekli ve etkileri kalıcı yardımlarıdır. 

Yukarıda da değinildi, Peygamber Efendimizin sofralarının bereketlenmesi, yağmur dualarının kabulü, parmaklarından su fışkırması, bazı gizli durumlara muttali olup haber vermesi…gibi mûcizeleri vardır. Fakat bu kabil mûcizeleri Cenab-ı Allah’ın Peygamber’ine ve ümmetine ikramları saymak lâzım. Çünkü Peygamber Efendimize verilen en büyük mucize Kur’an-ı Kerim’dir.

Kur’an-ı Kerim’in icazını şu hususlarda aramak gerekiyor:

1. İfadesindeki hikmet ve güç,

2. Nazmı celilinin, o dönemin şiir ve nesir şeklindeki ifade tarzlarından değişik olması,

3. O zaman bilinemeyen ilmî beyanları,

4. Geleceğe dair beyanları,

5. Tevhid, âhiret ve kulluk hususlarındaki mükemmel beyanları.

Başta Mekkeli müşrikler olmak üzere, Hicaz Bölgesi’nin taptıkları taştan putlar kadar katı/duyarsız insanlarına Kur’an-ı Kerim’in bir rahmet kimyası olarak nüfuz edip, bir tevhid, erdem, ilim, sanat ve imar medeniyeti inşaa edecek toplum meydana getirmesi mûcize olarak yeter.

Kur’an-ı Kerim’in geleceğe ilişkin verdiği haberlerin aynen gerçekleşmesi  gönülleri imanla dolduracak mucizelerindendir. Fetih Sûresi böyledir. Nasr Sûresi böyledir. Müşriklerin yenilip cehenneme toplanacaklarına, Romalıların İranlıları yeneceklerine…dair âyet-i kerimeler de böyledir. Kur’an-ı Kerim Cenab-ı Allah’ın âlemlere hidayetidir, rahmetidir, âlemler için takdir buyurduğu fıtrata nurdur.

Kur’an-ı Kerim’in mucize oluğunun en açık delili Arap dil ve edebiyatıdır. Dil ve edebiyat beşerî ilişkilerin çeşitlendiği ve yoğun olduğu toplumlarda gelişir. Sosyal ilişkilerin zayıf, seyrek ve sıradan olduğu basit toplumlarda dil ve edebiyat da basit olur. 150-200 kelimeyle ve basit cümlelerle iletişim sağlayan toplumları görmek-gözlemleme imkanı bu durumu dokunulabilir bir nesne kesinliğinde ortaya koyar. Oysa, bir medeniyet birikimi, devleti, çeşitlenmiş sosyal ilişkileri olmayan, olabilen sosyal ilişkileri efsanelere, hurafelere, şiddete boğulmuş, yazılı kültürün pek de olmadığı bir toplumda müstesna bir dil ve edebiyat gelişiyor. Bu dil ve edebiyat zevki toplumun en duyarlı olduğu üstünlük niteliklerinden birisi haline geliyor. Kur’an-ı Kerim, işte bu topluma bir dil ve edebiyat mucizesi olarak nazil oluyor. Üstelik, okuma-yazması ve edebiyat iddiası olmayan bir insana nazil oluyor. Kitaplı din geleneği olmayan bir toplumda nazil oluyor.

Burada Kur’an-ı Kerim’den ve Peygamber Efendimizin hayatından bazı mûcizeleri kısaca not etmek Allah’ü Teâlâ’nın ikramını sena yerine geçebilir.

 

BAZI MÛCİZE HABERLER

1. Sahabelerine şöyle diyor: “Şu benim oğlum Hasan, seyyiddir. Allah O’nun vasıtasıyla Müslümanların iki büyük ordusunu barıştıracaktır.” Bu rivayetten tam kırk sene sonra Hazreti Hasan (r.a)’ın kumandası altındaki İslam ordusu, Hazret-i Muaviye (r.a)’ın ordusu ile karşı karşıya geldiğinde Hazret-i Hasan (r.a) hakkından fedakârlık ederek Müslüman kanı dökülmesini engellemiş ve dedesinin (a.s.m) bu mucizevî haberi gerçekleşmiştir. (Buharî, Fiten: 20; Sulh: 9; Fedâilu Ashâbi’n-Nebî: 22; Menâkıb: 25; Dârîmî, Sünnet: 12; Tirmizî, Menâkıb: 25; Nesâî, Cum’a: 27; Müsned, 5:38, 44, 49, 51.)

 

2. Azgın bir taifenin Ammar bin Yasir’i (ra) şehit edeceğini haber vermişti. Hakikaten Sıffin Savaşı’nda bazı azgın insanlar Hazreti Ammar’ı hunharca şehit ettiler. (Buharî, Salât, 63; Müslim, Fiten: 70, 72, 73; Tirmizî, Menâkıb: 34; Müsned, 2:161, 164, 206, 3:5, 22, 28, 91, 4:197, 199, 5:215, 306, 307, 6:289, 300, 311, 315; Kettânî, Nazmü’l-Mütenâsir, 126; İbni Hibban, Sahih, 8:260; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:155, 3:191, 397; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:339; es-Sâ’âtî, el-Fethü’r-Rabbânî, 23:142.)

 

3. Hazreti Ömer (ra) aralarında olduğu sürece, Müslümanlar arasında fitneler olmayacağını söylemiştir.  Hakikaten Hazreti Ömer (ra) şehit edilinceye kadar hiçbir fitne baş göstermemiştir. ( Buharî, Mevâkît, 4; Menâkıb: 25, Fiten: 22; Müslim, Îmân: 231, Fiten: 27; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 5:401, 405.)

 

4. 1. İstanbul’un fethini haber vermiştir.

               (Ahmed bin Hanbel, IV, 335; Buhârî, et-Tarihu'l-Kebîr, I (ikinci kısım), 81;

               et-Târihu's-Sagîr, I, 341; Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, II, 24; Hâkim,

                Müstedrek IV, 422;        Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, VI, 219)

 

4. 2.“İstanbul fethedilecektir. Onu fethedecek olan kumandan ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur.”

                (el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:422; Buharî, Târihü’s-Sağîr, no. 139; Müsned, 4:335;

               el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6:218.)

 

5. Uhud Dağı’nın üzerinde Hazreti Ebubekir (ra), Hazreti Ömer (ra) ve Hazreti Osman (ra) ile beraberken, dağın zelzele oluyor gibi titremesi üzerine, “sâkin ol ey Uhud! Senin üzerinde bir peygamber, bir sıddîk ve iki şehîd var!” buyuruyor. Hz.Ömer ve Hz.Osman şehit olmuşlar, böylece bu mucize haber gerçekleşmiştir.

(Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 6; Tirmizî, Menâkıb, 18/3703; Nesâî, Ahbâs, 4)

 

6. Bedir’den evvel kendi eliyle Übeyy ibn-i Halef’i öldüreceğini söylemiştir.  Bedir’de canını kurtaran Übeyy, Uhud Savaşı’nın sonunda Efendimizin (as) attığı bir mızrakla yaralanmış, Mekke’ye giderken yolda ölmüştür.

(El-Hâkim, el-Müstedrek, 2:327; Sire, 3:89.)

 

7. Peygamberimiz (as) Müslümanların İslâm’a nispetlerinin bozulacağını şöyle ifade ediyor:

            “Sizden öncekilerin yolunu karış karış, adım adım takip

             edeceksiniz. Hatta o kadar ki, şayet onlar bir keler deliğine girseler

             siz de arkalarından girmeye kalkışacaksınız.”

             (Onlar) Yahudi ve Hıristiyanlar mıdır, ey Allah’ın Resûlü? diye soruldu.

              “Onlardan başka kim olabilir ki?” diye cevap verdi. 

              (Buhârî, Enbiya 50; Müslim İlim 6; İbn Mâce, Fiten 17;

                  Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 327, 450, 511, 527, III, 84, 89, 94.)

              

             Bu hadis-i şerif  başka kültürler üzerinde değiştirici/dönüştürücü

             etkiler yapan hakim kültürün (Batı kültürünün) özellikle

             19.-20 yy boyunca İslam toplumlarında meydana getirdiği

             tahribatı gayet açık ve güçlü biçimde ifade etmektedir.

 

8. Kıyamet, Rumlar insanların en çoğu olduğu zaman kopar.”

             ( Müslim, Fiten, 18/22-Nevevî Şerhi)

            

          Yukarıdaki iki hadis-i şerif birlikte düşünüldüğünde, 19-21.yy’da

          meydana  gelen materyalist-pozitivist kültürün insanlık ve

          özellikle Müslümanlar üzerindeki bozucu etkisinin  Peygamber

          Efendimiz tarafından nasıl tarif edildiği anlaşılır.

          Güney Asya’dan Güney Amerika’ya, Afrika’dan Orta Doğu’ya

          kadar bütün coğrafyalarda putperest, animist, Budist,

          Brahman, Müslüman…bütün toplumlar Batı kültürünün

          etkilerine son derece açık. İnsanların çoğu Batılılar gibi yaşamak

          istiyor. Batı’nın kültür kökeni ise Roma’ya dayanıyor. Hadis-i

          şerifin buyrulduğu dönemde Batı’yı Bizans temsil ediyor. Şimdi

          insanlık âlemi işte bu Batılılar gibi zıplamak, yemek, giyinmek,

          ilişkilerini onlar gibi kurmak, konuşma tarzlarını dahi onlara

          benzetmek istiyorlar.

            

            Afrika’yı, Güney Amerika’yı, Asya’yı, Orta Doğu’yu sömürü ve savaş

            alanlarına dönüştüren, Kızıl derilileri, Aborjinleri, Aztek ve

            Maya kültürlerini yok eden, kitle imha silahları üreten ve silah

            ticareti için dünyayı kana boğan, ırkçı ideolojiler üretip 2 dünya savaşı

            çıkaran, Japonya’ya karşı atom bombası kullanan, ilaç sektörünü

            hastalık üreten bir sömürü alanına dönüştüren Batı,

            geliştirdiği teknolojiler sebebiyle uygarlık

            coğrafyası gibi görülüyor. O teknolojilerin üretim, tüketim, konut,

            çocuk oyunları, kentler, hayat tarzı, sağlık, komşuluk-

            hemşehrilik ilişkileri, insanî değerler ve ilişkiler üzerindeki yıkıcı

            etkisi biliniyor olsa dahi, bir şey değişmiyor. Tabiatın tahribi

            iklimleri değiştirdi; atmosfer yapısını, su döngüsünü ve kalitesini,

            toprak kalitesini değiştirdi, bozdu. Biyolojik çeşitliliğe verdiği

            zararı hesaplamak bile imkansız. Bu hakim kültürün yıkıcı etkisi olmasa

            hangi gence moda diye yırtık pantolon giydirmek mümkün olabilirdi?

            Batı hâlâ ırkçı, yabancı düşmanı, siyahları aşağılıyor, cinsiyet

            ayrımcılığı yapıyor. Ahlaksızlığın her çeşidini özgürlük sayıyor.

            Çünkü swinger dahil, lezbiyenlik, gaylik, transseksüellik…gibi aileyi tahrip

            eden ilişkiler konusunda cinsiyet eşitliğini destekliyor.

            Hâlâ bölgesel savaşlar çıkararak, terör örgütleri kurup

            savaş bahanesi yaratarak insanlık suçu işlemeye

            devam ediyor. Tebessümün bile sahtesini üreten, yani

            tebessüm pandomisi yapan Batı, salt kendisi insanlık

            değerlerinden kopmuyor, o değerleri önemsizleştirerek

            bütün insanlığı erdemlerden uzaklaştırıyor.

 

             Hadis-i şerifler işte bu Batı kültürünün yıkıcı etkilerini bize böyle

            haber veriyor. Bu hadis-i şerifleri derinden kavramak lâzım.

 

9. O kâfir olanlar, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?” (Kur’an-ı Kerim, 21/30); Yeryüzünde, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yarattık…” (Kur’an-ı Kerim, 21/31); Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. ” (Kur’an-ı Kerim, 21/32. 

Kur’an-ı Kerim’de peşpeşe gelen bu ayetlerden başka, yaratılış ve kainatın düzeniyle ilgili gerçekleri belirten âyetler diğer sûrelerde de vardır. Evrenin oluşumu, canlılık-su ilişkisi ve atmosferin dünyayı dünya dışından gelen zararlı şeylerden ve mesela meteor yağmurlarından koruması, dağların yeryüzünü sabitleyici etkisi bildirilmiştir. Bunların beşerî bilgi sınırları içerisinde açıklanması imkânı yoktur. Bu durum bize Kur’an-ı Kerim’in bilgi kaynağının vahiy olduğunu öğretir.

Kur'an-ı Kerim'in hava tabakası, su, dağlar, göklerle yer bitişik iken ayrılmaları, insanın döllenmesi, herkesin parmak izinin birbirinden farklı olması gibi âyetleri, bugünkü bilim düzeyi ile birlikte düşünüldüğünde, bunlar Allah'ü Teâlâ'nın kıyamete yakın zamanlarda yaşayacak kullarına bahşettiği mûcizelerdir.  

 

10.“Şayet bir yerde veba hastalığı olduğunu işitirseniz oraya girmeyin. Bir yerde veba hastalığı çıkarsa ve siz orada bulunursanız vebadan kaçarak oradan çıkmayın.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 42: 53 (25118); Mâlik b. Enes, Câmi, 7; el-Kuşeyrî, Sahîhu Müslim,  4: 1733 (98); Ebû Dâvûd, “Cenâiz”, 6; Buhârî, Tıbb 30; Müslim, Selâm 92; Muvatta, Câmi 23; Tirmizî, Cenâiz 66. )

 

Bir bulaşıcı hastalık ortaya çıktığında sağlıklı insanların hastalığın çıktığı ortamdan uzak tutulması çok eski zamanlarda başvurulan bir tedbir. Bu farklı bir uygulamadır. Fakat bulaşıcı hastalık çıkan yerdeki sağlıklı insanların orada kalmalarını buyuran hadis-i şerif mûcizedir. Eğer bir ilahî bilgi olmasa, sağlıklı insanların kendilerini hasta insanlardan korumak için onların yanından uzaklaşmaları önerilirdi. Mikropların bilinmediği bir dünyada bunun böyle olması gerekirdi. Hadis-i şerifte böyle buyurulmuyor. Karantina buyruluyor.

11. Kur’an-ı Kerim’de Yahudilerin inkarcılığı, bozgunculuğu, isyankârlığı, dinlerini çıkarcılıklarına âlet edindikleri, Allah’ı ve cenneti dahi sahiplendikleri seçkinci iddiaları, peygamberlere saygısızlıkları…sık sık anlatılır.

Kur’an-ı Kerim’de Hz.Muhammed’in son ve âhir zaman peygamberi olduğu da bildirilir.

Bu iki tarihî bilgi ile modern dünyadaki Yahudilerin siyaset, askerî güvenlik, banka-kredi, finansal piyasalar, medya ve aşırı ideoloji geliştirmekteki rolleri birlikte düşünüldüğünde, Kur’an-ı Kerim’in bize küreselleşme konusunda mûcize bir bilgi verdiği anlaşılmaktadır. Aynı zamanda insanlık için siyonizmin tehlikesine işaret etmektedir.

12. Hz.Muhammed Mekke döneminin tamamında sadece inanç-ahlâk konularına dair vahiyler bildirmiştir. Peygamberliğinden 13 sene sonra, Medine döneminde hukuka ilişkin vahiyler almıştır. Bu durum, bir beşerin belirleyici olamayacağı bir zamanlama programını göstermektedir. Muhammed (as)’ın vahiy aldığı merci işte bu beşer gücünün üstündeki zamanlamayı yapan Allah’tır.

13. Sırf faizin yasaklanması ve zekâtın emredilmesi dahi İslâm’ın hak din olduğunu göstermeye yeter. Çünkü, böylece gelir adaleti ve rekabet düzeni sağlanmakta,  gelir-harcama akımı güçlendirilmektedir. Dahası, finansal piyasaların üretim sektörü üzerindeki bozucu etkisi engellenmektedir.

Faizin gelir dağılımı üzerinde matematik olarak üstel fonksiyonlu bir bozucu etkisi vardır. Bunun formülü şudur: (1+i)[i]n  Bu ifade, bir mal-hizmetin tüketiciye ulaşıncaya kadar n sayıda  üretici/işletme aşamasından geçtiyse, maliyet içerisindeki faizin ona göre katlanarak artacağını gösterir. Bu maliyet artışını tüketici öder. Bir ekonomide gelir dağılımını, gelir-harcama akımını, rekabeti ve finansal piyasaların reel üretim sektörü üzerindeki bozucu etkisini yaratan faizin işte bu etkisidir. Faiz düzeyi ile yatırımlar arasındaki tersine ilişkiyi Batılı iktisatçılar da açıklıyorlar.

Zekâtın gelir adaletini, gelir-harcama akımını ve rekabeti iyileştirici etkisi faizin olumsuz etkisini tersyüz eder. Zekâtın etkisini doğru anlamak için gelir artışına oranına dikkat etmek gerekir. Mesela dönem başında zekâta tabi mal miktarı 100 birim iken dönem sonunda bu miktar 110 birim olsa 2.75 birim zekât ödenecektir. Bunun gelir artışına oranı %27.5’tir.

Burada kısaca değinilen mûcizeler Cenab-ı Allah’ın kullarına merhametinin tecellisidir. Muhal farz, eğer bu mûcizeler olmasa bile, Allah’ın varlığına-birliğine, âhirete ve insanın kulluk sorumluluğuna inanmak gerekir. Bunlar için ispata ihtiyaç yoktur. Açık hakikatlerdir. Allah’ın varlığını ispat niye gerekli olsun. Öyle bir varlık nasıl olmayabilir? İnanmayanlar O’nun olmadığını ispatlamalıdır. Matematik, fizik, biyoloji ve kimya alanlarındaki bilgilerimiz tabiattaki mevcut ilişkilerin bir kısmını öğrenmemizden ibaret. Bu bilgiler ve bu bilgileri kavrayıp geliştiren zekamız bir tesadüfün sonucu mu? Tesadüfün yarattığı bir bilimler alanı! Bu ne olmayasıya şey! Tesadüfün tabiattan bağımsız bir varlığı yok ve tabiatta meydana gelen en zayıf olgu. Tesadüf, meydana gelmesindeki değişkenlerin ve bunların etkileşimlerinin ne olduğunu ve ne kadar etkili olduğunu bilemediğimiz hadiselerdir. Eğer bunları hesaplayabilseydik ihtimal alanına girerdik. İhtimal ise “olabilir veya olmayabilir” bir gelişme beklentisidir. Yani ne tesadüfün, ne de ihtimalin yaratıcı bir güç ve/veya süreç olacağını varsaymak mümkün değildir. Aksi halde, mesela güzelliği, zekayı, matematiği, varlıklar arasındaki ilişkiyi…açıklamak mümkün olmazdı. Kendisi "olabilir veya olmayabilir" bir olgunun yaratıcı bir güç olduğunu sanmak abestir. Bir güç, bilgi ve gaye olmadan tesadüf nasıl olabilir? Tamamen yokluktan, tamamen sebepsiz olarak bir hadise meydana gelecek öyle mi?

Üstelik, bir ihtimalin en az 2 boyutu vardır. Bunlardan birisi yükseldikçe kesine yaklaşır, ihtimal niteliği ortadan kalkma yönünde değişir. Diğeri yükseldikçe ihtimal zayıflar, varoluş ve anlamlılık bakımından sıfıra doğru gider. Bu gerçek, ihtimalin kainattaki düzenin/bilimin ve anlamlılığın sebebi olmasını imkansız kılar. Ancak, kendisini inkâra şartlamış insanlar ihtimali yaratıcı bir süreç sayabilmektedir. Gâvurluk böyle bir şeydir. 

Bir hadisede, oluşumda, durumda kaç ihtimal varsa, tümünün toplamı 1’dir. İhtimallerden birisi gerçekleşirse diğerlerinin değeri sıfır olur. O halde bir hadisenin, oluşumun, durumun gerçekleşmesi sadece bir imkanı ifade eder. Yani, sözkonusu olan hadis, oluşum veya durumun illa olması gereğini değil, olabilirliğini ifade eder. Bu ise bilimin, hikmetin ve güzelliğin evrenlerdeki varlığının ihtimalle/tesadüfle açıklanmasını imkansız kılar. Yaratıcı bir kudret, irade ve ilim sahibini, yani Allah’ü Teâlâ’yı  zaruri kılar. Esasen, âlemlerin kudreti sonsuz bir yaratıcısı yoksa, başka ne olabilir, nasıl olabilir? Bu soru matematiğin üstünde bir sağduyudur. Allah’ın varlığını ispata ihtiyaç yoktur.

Âhiret dünya hayatının tamamlayıcı ögesidir. Âhiretin olmayacağını/olamayacağını iddia etmek dünya hayatının anlamlılığı açısından imkansızdır. İnsan ise, kutlu değerlere sahip değilse, bu evrendeki en tehlikeli, en aşağılık yaratıktır. Nitekim kutlu değerlerini yitiren toplumlar, bireysel olarak kendi duygu dünyalarında ve toplum olarak sosyal ilişkilerinde akla hayale sığmaz rezilliklere batmışlardır. Bazı âletler yapma becerisi insanı erdemli kılmıyor. Tersine daha cüretkâr ve zalim kılabiliyor.  

 

KİMSE O’NU YALANLAYAMADI

Kimse O’nu yalanlayamazdı. Çünkü Kur’an-ı Kerim Hz.Muhammed’in doğruluğuna O’nun hayatını delil gösteriyor: “…ben sizin içinizde bundan önce bir ömür geçirdim. Hiç düşünmüyor musunuz?”  (Kur’an-ı Kerim, 10/16)    

Peygamberliğini yalanlayanların hiçbirisi hiçbir olayda O’nu yalanlayamadılar. “Yalan söylüyorsun” demeleri “geleneğe, putperest kültürün yarattığı efsanelere, çıkar ilişkilerine ve aristokrasiye aykırı davranıyorsun” manasına geliyordu.   

Peygamber Efendimizin her türlü düşmanı vardı. Müşrikler, münafıklar ve özellikle Medine civarındaki Yahudiler Peygamberimize güveni yok etmek için ellerinden gelenin en fazlasını yapmaya hazırdılar. Öyle ki, Yahudiler Benî Kaynuka, Benî Nadîr, Hendek ve Hayber savaşlarında 4 kez, müşrikler Bedir, Uhud, Hendek ve Huneyn’de 4 kez Hz.Muhammed ile savaştılar. Münafıklar Benî Kaynuka ile savaştan başlayarak, Benî Nadîr, Hendek ve Hayber savaşlarında İslâm düşmanlarını kışkırttılar, Benî Mustalık seferinde büyük fitneler çıkarmaya çalıştılar, Tebük Seferi öncesinde Müslümanları korkutup yılgınlığa sürüklemeye çalıştılar. Müslümanların imanlarını sarsmak için sürekli çaba sarfettiler. Bireysel düzeyde de bazı sûikast girişimlerinde bulundular. İslâm’ı boğmak için bütün imkanlarını kullanan düşmanları, eğer Peygamber Efendimizin tek bir yalanını bulabilselerdi, kendi aile ortamlarında yetişen nesilleri bu yalana karşı aşılayıp sonradan Müslüman olmalarını engelleyebilir, haklı ve güçlü bir ret hareketi yaratabilirlerdi. Bu yalanla Müslümanların inancını bozmak için de elbette mümkün olan her şeyi yaparlardı. Çünkü bu, Hz.Muhammed ile savaşmaktan daha kolay ve etkili bir yöntem idi. İşte bu imkana asla sahip olamadılar.

Hangi hadisede, kime, ne zaman, niçin, nasıl ve hangi yalanı söylediğine dair bir örnek yok. 1400 senedir kimse böyle bir örnek ortaya koyamadı. Zaten, Peygamberimizin İslâm’a davet mektubu kendisine ulaştığında Bizans İmparatoru Heraklius’un söylediği gibi, gündelik hayatında yalan söylemeyen birisi Allah hakkında hiç yalan söylemez.

 

Peygamber Efendimizin hayatını bir şema olarak gözönüne aldığımızda, doğumundan yetişmesine, evlenmesinden çocuk sahibi olmasına, Peygamberliğinden tebliğ faaliyetlerine…kadar bütün hadiseler ve yaşadığı toplumun siyasî-kültürel yapısı tamamen O’nun peygamber olarak gelişi için hazırlanmış. Sadece Arapların edebiyata ilgilerine ve dillerinin zenginliğine, güçlü ifade kabiliyetine bakmak bile bunu anlamaya yeter.  Bu şemanın sonuna baktığımızda, bir gün Din tamamlanıyor, Hz.Muhammed’in hayatı sona eriyor.  Şema bize sadece bir peygamberlik vak’asını ifade ediyor.

 

HUDEYBİYE BİR FETİH RAMPASI

Hz.Muhammed Hudeybiye Barışı’nda aklı aşan bir dirayet ve kararlılık gösterdi. Öyle ki, uğrunda ölmeye hazır insanlar bu anlaşmanın ağır hükümleri karşısında yerlerinden kımıldayamaz hale geldiler. Oysa, Hz. Peygamber arkadaşlarıyla istişareyi önemserdi. Hudeybiye’de öyle olmadı. Kutlu arkadaşlarının itirazlarını yok saydı. Ancak, anlaşma sonrası İslâm’ın olağanüstü bir yayılma-gelişme göstermesi Hudeybiye’nin nasıl bir fetih başlangıcı olduğunu gösterdi. İslâm’a karşı güç birikiminin, stratejik hazırlığın ve harekâtın merkezi olan Hayber fethedildi. Sonra Mekke’nin fethi, sonra Huneyn zaferi…

Hudeybiye’den dönerken gece vakti vahyolunan Fetih Sûresi sonraki zamanlarda aşama aşama aynen gerçekleşti. 30-32 aylık bir sürede 4 büyük fetih veya fetih gibi önemli sonuçlar doğuran hadise gerçekleşti. Hayber fethedildi. Arkasından Mekke, Fetih Sûresi’nde bildirildiği üzere, (Kur’an-ı Kerim 48/27) sulhen fethedildi. Huneyn Savaşı muhteşem bir zaferle sonuçlandı. Bu savaşta Müslümanlara karşı 10 bin kişilik bir ordu çıkarabilen Hevazin Kabilesi yenilgiye uğratıldı.  Nihayet, Tebük Seferi İslâm’ın Bizans sınır bölgesinde tam bir meydan okuma harekâtı idi ve fetihten de büyük sonuçlar meydana getirdi.  Bu tarihî gerçekler Hudeybiye Anlaşması’nı, devamını ve Fetih Sûresi’ni apaçık mucizeler halinde gözlerimizin önüne sermektedir. Peygamber Efendimizin hayatındaki 3 büyük fethin sulhle veya sulh sonucu yaratan hususiyette gerçekleşmesi son derece anlamlıdır. Hayber’in fethi belirleyici önemdeydi, Yahudilerin savunma tahkimatı ve askerî gücü dikkate alınırsa, 93 Yahudi ile 15 Müslümanın öldüğü bu savaş ve sonucu hemen hemen sulhen gerçekleşmiş gibidir. Mekke’nin fethi tamamen sulhen vâki olmuştur. Tâiflilerin İslâm’a teslim olması da öyledir. Hatta Peygamberimizin hayatında meydana gelen en büyük savaş olan Huneyn Savaşı’nda Müslümanlardan 200,  müşriklerden 300 kişi öldüğünü ve savaş sonrasında gelişen olayları dikkate aldığımızda, bu savaş da bir fetihtir.

Hudeybiye Anlaşması’na göre Hz.Muhammed Mekke halkından Müslüman olup kendisine sığınan kişileri Mekke’ye iade edecek, Kureyş ise İslam’dan çıkıp kendilerine sığınan olursa Hz.Muhammed’e iade etmeyecekti. Anlaşmanın bu maddesi Müslümanlara çok ağır gelmişti. Buna rağmen Hz.Muhammed, kendi tebligatının üstünlüğüne/gücüne inandığı için, anlaşmanın bu hükmü içermesini kabul etti. Hudeybiye Anlaşması Hz.Muhammed’in nübüvvetini iyi anlamayı sağlayacak bir anlaşmadır. Her şeye gücü yeten bir Allah ve tevhid inancı karşısında, taştan, ağaç kütüğünden, bronzdan yapılmış putların inanç olarak tutunmaları zaten mümkün değildi. Hudeybiye’den dönerken nazil olan Fetih Sûresi’nde Allah’ü Teâlâ “peygamberini bütün dinlere galip gelsin diye hidayetle ve hak din ile gönderdiğini” (Kur’an-ı Kerim, 48/28) bildiriyordu. Aynen böyle oldu, bugün de kültürel muhteva olarak İslam ile mukayese edilebilir bir kültürel yapı yoktur.

Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra Ebu Basîr adında bir Müslüman, tutuklu bulunduğu Mekke’den kaçıp Medine’ye Hz. Peygamber’in yanına gitti. Bunun üzerine müşrikler, Hudeybiye Anlaşması gereğince Ebû Basîr’in kendilerine iade edilmesi için Medine’ye iki muhafız gönderdiler. Hz. Peygamber Ebû Basîr’i çağırarak kendisini Kureyşliler’e teslim etmek zorunda olduğunu, fakat Allah’ın O’na ve O’nun durumundaki çaresiz Müslümanlara yakında bir çıkış yolu göstereceğini söyledi. Ebû Basîr düşmana teslim edilmemesini istediyse de Hz. Peygamber anlaşmaya uydu. Bunun ne kadar zor bir durum olduğu açıktır. Hz.Muhammed bu zorluğa rağmen, sözünü tutmuştur. Çünkü O herkes için emîn (güvenilir) idi.

Ebû Basîr kendisini Mekke’ye götürecek adamlardan birisini yolda öldürüyor, diğeri kaçıyor. Onlardan kurtulan Ebû Basîr Mekke-Şam ticaret yolu üzerindeki Iys denilen mevkie gidiyor. Mekke’den kaçan Müslümanlar Ebû Basîr’e katılıyorlar. Orada kendisi gibi Müslümanlarla bir askerî birlik oluşturuyor. O yolu Mekkeliler için tehlikeli hale getiriyor. Bu sebeple Mekkeliler Peygamber Efendimizden Hudeybiye Anlaşması’ndaki Müslüman olan Mekkelilerin Medine’ye kabul edilmemesine ilişkin maddeyi kaldırmayı istiyorlar.

Hz. Muhammed Bizans, İran, Mısır, Habeşistan krallarına mektuplar yazıp İslâm’a davet ettiğinde Mekkelilerle 10 yıllık barış anlaşması olan Hudeybiye Anlaşması yeni yapılmıştı. Henüz umre için dahi Mekke’ye girmesine izin verilmemişti. Medine’ye 180 km mesafede bulunan Yahudi şehri/askerî üssü Hayber önemli bir tehdit kaynağı idi. Bölgedeki yağmacı kabileler bir infilak gücüne sahipti. Nitekim Huneyn Savaşı Hevazin Kabilesi ve müttefiklerinin ne büyük bir tehlike oluşturabileceğini göstermiştir. Bu şartlarda civardaki Arap beyleri ve komşu devlet başkanlarını İslâm’a davet mektupları yazması, Hz.Peygamber’in davet hareketinde yeni bir hamleye giriştiğini göstermektedir. Bu hamle O’nun âhir zaman peygamberi olduğuna dair tebligatı ile tam bir uyum içerisindedir. Kararlılığının kesin bir ifadesidir. Ufku, kararlılığı ve tebligatı birbirine mükemmelen uymaktadır. Tıpkı Hicret yolculuğu gibi, bütün tehlikelere bir meydan okumadır. Çünkü bu mektupların ne tür hareketlere, tehlikelere ve tepkilere yol açacağı asla bilinemezdi. Üstelik muhatap devletlerin askerî güçleri Müslümanların gücü ile kıyaslanamayacak kadar büyüktü. Krallardan ve toplumlarından dînî-siyasî mahiyette sert tepkiler meydana gelebilirdi. Davet krallar açısından salt bir din değiştirme hadisesinden daha fazlasıydı. Yönettikleri halkla ilişkileri değişecekti. Hükümranlıkları bir “peygambere” bağlılıkla sınırlanacaktı. Bu hamle olağanüstü bir kararlılık gerektirir. Bu hadisenin önemini anlamak için zamanımızda mesela Sudan’daki birilerinin ABD, Rusya ve İngiltere devlet başkanlarını dine davet mektupları yazdığını tasavvur etmek yeterlidir. 

 

EFENDİMİZ BİZE ALLAH’I ÖĞRETİYOR

Peygamber Efendimiz Kur’an-ı Kerim âyetleriyle bize Allah’ı öğretiyor.  

“Yoksa onlar, yaratıcısız mı yaratıldılar? Yoksa kendileri yaratıcı mıdırlar?” (Kur’an-ı Kerim, 52/35)

 

“O'ndan başka tanrı yoktur. O'nun zatından başka her şey helak olacaktır.”  Kur’an-ı Kerim, 28/88)

 

“Allah bir şey olmasını dilediğinde ‘ol’ der, o da oluverir.” (Kur’an-ı Kerim, 2/117; 3/47; 36/82)

 

“İyi bilin ki, kalpler ancak Allah’ı bilip anmakla sükûnete kavuşur.” ( Kur’an-ı Kerim, 13/28)

“Biz muhakkak Allah’tan geldik ve Allah’a döneceğiz.” (Kur’an-ı Kerim, 2/156)

“Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir. (Kur’an-ı Kerim, 6/162)

Namaz, Allah ile birey ve toplum ilişkilerinin dosdoğru yoludur. Tevhid-âhiret inancı ve kulluk şuuru ile kılınan 5 vakit namaz İslâm’ın hak din olduğunun en açık delillerindendir.  Günde yaklaşık 40-60 dakika Allah’ü Teâlâ’nın huzuruna durmak hayallere sığmaz bir yücelme eylemidir. Namaz kılanların böyle olmaması namazın doğrultucu etkisine dair gerçeği ortadan kaldırmaz. Namazda illa okunması gereken Fatiha Sûresi ne derin ve yoğun manalar yüklüdür: “Biz ancak övgüye lâyık, merhametli,  hesap (mükâfat ve ceza) gününün sahibi, âlemlerin rabbı Allah’a kulluk eder, ancak O’ndan yardım dileriz. Allah’ım bizi doğru yola, iyilik verdiklerinin yoluna ilet, gazap ettiklerinin ve sapıkların yoluna değil.” (Mana özetlendi.) Sûre insanlığın yücelme ufkunu ve çöküntü alanını öğretiyor. Bozulmuş dinlerdeki namaz diye adlandırılan bazı ibadet biçimlerinin varlığı da, doğru haliyle namazın ne kadar doğrultucu-yüceltici bir etkiye sahip olduğunun ifadesidir.

Bu meseleye dair fazladan birkaç not eklemek belki uygun olur.

Allah’a inanmak bir matematik çözümün doğruluğunu bilmekten farklıdır; bu iman insanın tüm kişiliğini sarıp kavrayacak  ve değiştirecek kutlu bir erdem mayasıdır.

Kainatta bir matematik var, matematiği aşan bir ahenk ve güzellik var, bir tercih var. Bitkiler dahil, her canlı türünün üreme, beslenme, savunma, diğer türlerle ilişki ve çevreye uyum kabiliyetleri farklı. Bunların arasındaki ilişki matrisi dikkate alındığında apaçık bir tercih görülüyor. Karada, suda ve su altında, bu ortamların hepsinde yaşayabilen canlı türleri var. Kelebek, balık, kuş gibi göçmen canlılar var. Bunların varlığını çevre şartlarına bağlamak mümkün değil.

Suyun fizik kurallara istisna oluşturan genleşme-yoğunluk durumu hayat için belirleyici önemdedir; bu biliniyor. Suyun bu durumu kainatın matematiğinde bir istisnadır ve açık bir tercihtir.  Yine de inanmak istemeyenler asla inanmazlar. Nitekim Musa (as)’ın kavmi “Allah’ı açıkça görmedikçe sana katiyen inanmayız” demişlerdi. (Kur’an-ı Kerim, 2/55)

 İhtimalde en az 2 şık vardır. Bu şıklardan hep bir tanesinin gerçekleşmesi matematik olarak imkansızdır. Hele çok sayıda ve birbirine oranı tahmin edilemez şıklar varsa bu ihtimallerin hep bir yönde gerçekleşmesi matematik olarak imkansızdır. İhtimali hesaplanamayan veya ihtimal durumu değişen değişkenlerin birbirleriyle ilişkilerinin nasıl gelişeceğini hesaplamaya imkan yoktur. Buna göre, eğer evrenin tesadüfen var olduğu iddia edilirse, bu iddia vaki olan bir abesi bile açıklayamaz. En yüksek ihtimal dahi, herhangi bir olayın değişim ve başka değişkenlerle etkileşim sürecinde matematikteki ihtimal hesaplarına göre sıfıra müncer olur. Yani bir varoluş, bir gelişme ihtimalle açıklanamaz. Esasen, herhangi bir oluş, hareket veya olayda ihtimal varsa, onun meydana gelmemesi de mümkündür. Öyleyse onun meydana gelmesini sağlayan kendisi dışında bir müessir vardır, işte o Yaratıcıdır.  

Gücü, tercihi ve gayesi olmayan bir oluş imkansızdır. İhtimal olabilirlik ifade eder. Muhtemel bir şey olabilir de olmayabilir de. Bir ihtimal gerçekleşmişse onu tercih edip var eden güç ve tercih sahibi Allah’tır. Çünkü tesadüfün bir gücü olamaz. Yok iken kendisini var edecek gücü olan bir tesadüf olamazların en olmazıdır. 

Tesadüf kainattaki varlıkların birbirleriyle ilişkilerinde daima mükemmel bir tamamlayıcılık/uyum varsayımını zorunlu kılar. Oysa, tahrip ve uyumsuzluk da pekâlâ mümkündür, bu gündelik hayatımızda da kolayca gözlemlenebilmektedir. Bu sebeple hayatta olup bitenleri tesadüfle açıklamak mümkün değildir. Kaldı ki, tesadüfün amacı, kurgusu, gelecek planı ve gücü yoktur. Bunlar olsa tesadüf olmaz.  En uçta, ihtimali hesaplanamayan herhangi bir olayı tesadüfle açıklama imkanı yoktur. O halde tesadüf nedir? Bunu insanlığın varoluş problemini tesadüfe bağlayanlar açıklamalıdır.  Plânlı bir yıkım dahi mühendislik gerektiriyor. Bu gerçekten hareketle, varoluşu ve hayatı tesadüfle açıklamaya kalkmak aslında açıklayamamaktır ve hiçbir mana ifade etmez.      

Allah'a inanmayanın matematiği bozuk olur. Mutlu-mutsuz, sağlıklı-rahatsız, güvende-ölümün ucunda...nerede olursa olsun, tevekkülün sağlayacağı derin sükûnetten yoksun olur. Allah'a ve âhirete inanıyor olmak olağanüstü bir güçtür. Psikolojik sağlık açısından bu iman şarttır. Vicdan, insaf,  merhamet ve utanma duygusunun kaynağı bu imandır. Kutlu duyguların kaynağı ve insanı yücelten inanç Allah’a-âhirete imandır. Kutlu duyguları olmayan insan tehlikeli bir yaratıktır. Kutlu duyguların en yücesine ise sonsuz güç ve hikmet sahibi olan Allah’ın varlığına-birliğine inanmakla ulaşılır.

Muhal farz (yani olmayasıya ama) Allah olmasaydı, olmak diye bir şey olmazdı. Fakat olmak diye bir şey olmasa bile, Allah olurdu. Çünkü İslâm’ın isim ve vasıflarını bildirdiği Allah’ın olmasına hiçbir mani olamaz. Olmadığına dair hiçbir delil getirilemez.  Eğer canlı-cansız çevremiz ve yeryüzü-gökyüzü ile bütün evrenin bir anlamı yoksa, o zaman anlamsızlık bile bir şey değildir. Bu ise tasavvur edilebilir bir ihtimal değildir. Çünkü evrende matematiği çok aşan bir sayısal ilişki, güzellik ve hikmet var. Mesela, insanlar neden öğrenip kendilerini geliştirebiliyorlar? Böyle olmayan canlıların hayata uyumu daha kolay. İnsan ise hayatını kolaylaştıran, ama hayata uyumunu zorlaştıran bir öğrenme, icat ve gelişim sürecinde ilerliyor. Kutlu değerleri olmayan insanlar hem kendi hayatını, hem dünyayı cehenneme çeviriyor. Bunun için yaratılmış olamayız.

 

Gâvurluk evrendeki matematiği, varlıklar arasındaki ilişki matrisini, canlılığı ve güzelliği  inkârdır. Evrendeki fizik kuralları, kimyasal ilişkileri, biyolojik yapıları görüp dururken, bunların bir yaratıcısı olduğunu inkâr etmek aklın, sağduyunun ve iyiniyetin sonucu olamaz. İşte, evreni yaratan iradeyi, ilmi ve hikmeti reddederek gerçekten kaçmanın adı gâvurluktur.

Bunlardan bir kısmı gavurluklarını bilime/bilimselliğe bağlıyorlar. Bilim var, bilimi yaratan Allah yok, öyle mi? Tesadüfen oluşmuş bir bilim! Oysa tesadüfün kendisinin bilimsel bir açıklaması yapılamaz. İhtimali hesaplanamayan ama hep bir yönde gelişen bir oluşumu tesadüfle açıklamak mümkün değildir.

Bu konularda her zaman zihinlere bir tereddüt veya vesvese sokmak için kullanılan 2 soruya  cevap niteliğinde aşağıda 2 not var. İyi bir özet olduğunu ifade edebilirim.

 

I. ALLAH’IN VARLIĞI HAKKINDA

Önce şu sorudan başlayalım: “Allah varsa O’nu kim yarattı?” Bu soru var olan şeyler için illa bir yaratıcı olması gereğini ifade eder. Allah’ın ise bir yaratıcısı olamaz. Çünkü bir yaratıcıya muhtaç bir varlık bizim gibi aciz/noksanlı bir varlıktır, yaratıcı olamaz.

Her şeye gücü yeten ve istediği her şeyi yaratabilen bir varlığın olmasına ne mani olabilir?

Aciz/noksan varlıklar olarak biz varız, bizi Allah yaratmadı da, hangi kararla, hangi güç, hangi bilgiyle ve sebeple yarattı? Bu soru bizler gibi, analarımız-babalarımız için de geçerlidir.

Birden fazla Allah olmaz. Çünkü her şeye gücü yeten varlık ancak tek bir tane olabilir. Allah’ın her şeye gücü yettiğine göre, her şey O’nun iradesine ve emrine tabidir.

 

Bir kültür bahçesini gördüğümüzde o bahçeyi işini bilen birisinin öyle düzenli yetiştirdiğini anlarız.

 

Göçmen canlılar var. Kuşlar, kelebekler, balıklar…Bazı canlılar hem karada, hem suda, hem havada yaşayabiliyor. Bunlar tek bir tabiî ortamda yaşamıyorlar ve tek bir tabiî ortamda evrilmiş olamazlar. O halde bu canlıları farklı yeteneklerle kim yarattı?

 

Virüs canlılıkla cansızlık arasında bir varlıktır. Uygun ortamı bulmazsa cansız, uygun ortamı bulursa çoğalıyor. Bu, Cenab-ı Allah’ın yaratma sanatının ve gücünün mükemmel bir örneğidir.

 

İstanbul’u pek bilmem, sanıyorum Çayırova’da kocaman bir zehir fabrikası var. Bu fabrikada sadece 7 çeşit zehir üretilebiliyor. Fakat karaciğer 300 bin zehir üretebiliyor. (Dahiliye uzmanı bir doktorun verdiği bilgidir.)

 

Varlıkların besin zinciri kainatın nasıl bir bütünlük içerisinde yaratıldığını gösteriyor. Keklikler kene yiyor. Kediler fare. 11.yüzyılda bir papa kediler şeytandır diye öldürülmelerini emrediyor, Avrupa’da çoğalan fareler sebebiyle veba salgını çıkıyor, bütün Avrupa nüfusunun üçte biri vebadan ölüyor. Canlılar arasında bu besin zincirini ve varoluş ilişkisini kim yarattı?

 

İnsan zekî bir varlık. Bilgi ve âlet üreten bir varlık. Eğer Allah, âhiret, kulluk ilişkisi olmasın, insan diğer hayvanların asla yapamayacakları kötülükleri yapan bir canavar olur. Nitekim bugünkü Batı dünyası yeryüzündeki bütün yolsuzlukların, savaşların ve düşmanlıkları sebebidir.

 

Matematik kainatın sayısal düzenini ifade eder. Yani bir düzen var, bunun bir bilimi var. O halde bu düzeni yaratan kimdir?

 

 

II. ALLAH BİZİ NİYE YARATTI, KADER NEDİR, CEHENNEM NİYE VAR?

Allah’ın her şeye gücü yettiğine göre, ne dilerse o olur. Yaratmayı diler yaratır, yok etmeyi diler yok eder. Biz bunun bazı hikmetlerini anlayabiliriz. Yılanda zehiri yaratıyor, ama o zehir ilaç da oluyor. Bizi yaratmasaydı Allah’ın Allahlığında bir eksik/noksan olmazdı, yarattığında da Allahlığında bir fazlalık olmaz. Bizi diğer canlılara göre üstün yaratmış ki, içimizi, niyetimizi, kişiliğimizi erdemle dolduralım diye.

Kader Allah’ın bizim hakkımızdaki takdiridir. Öyleyse neden sorumluyuz? Gücümüzün yettiği şeylerden sorumluyuz; tercihlerimiz, kararlarımız ve amellerimiz sebebiyle sorumluyuz. Gücümüzün yetmediği şeylerden sorumlu değiliz. Birisi neden zırdeli, neden çirkin, neden hastalıklı, diğeri neden çok akıllı, çok güzel, çok sağlıklı…kimse bu durumundan dolayı sorumlu olmaz. Ama rakıyı içmiş içmiş, alkolik olmuş, kanı alkole dönmüş, gebermiş. İşte bu kişi bundan sorumludur. İslâm’da insanların gücünün yetmeyeceği hususlarda sorumlu olmayacakları temel prensiplerdendir. Ama bunu yanlış anlamamak lâzım. Allah bir şey emrettiyse ona gücümüz yettiği için emretmiştir.

Cehenneme gelince: Cehennemin varlığı Cenab-ı Allah’ın merhametindendir. Eşini öldürüp ormandaki çukura atan kişi âhirette cezasız mı kalsın?  Karı-kocayı eviyle birlikte yakıp koyunlarını çalan kişi cezasız mı kalsın? Katiller, uyuşturucu-kadın-göçmen kaçakçıları cezasız mı kalsın? Bir hastaya kanını, organını, tedavi parasını veren, yoksulu gözeten, âhirete hazırlanan bir insan mükafaatsız mı kalsın? Anasını-babasını huzurevine gönderen evlat ile anasının babasının gönlünü hoş tutmak için çırpınan evlat Allah’ü Teâlâ’dan aynı karşılığı mı görsün?

 

 

SEVGİ VE KARDEŞLİK

 

İslam Dîni toplum ilişkilerinin temeline sevgiyi koyar. Nezaketi, kardeşliği, dostluğu, dayanışmayı, akdi, ahdi, adaleti koyar. Tebessüm sadakadır, selam önemli bir davranış kuralıdır. İkram, dostları-hastaları ziyaret, davete icabet, cenazeye katılmak İslâm ahlâkının önemli unsurlarıdır. Akrabalık ve komşuluk ilişkileri İslâm ahlâkında belirleyici unsurlardır. Hediyeleşmek Peygamber ahlâkıdır.

Oysa bugünkü Batı toplumlarına bakıldığında, dünyanın kendisi için yaratıldığını sanan insanların, hazcı-bencil, sosyologların ikincil ilişkiler dediği ve "sosyal mesafeyi" öne çıkaran davranış tarzlarıyla oluşan bir toplum ilişkisi görülmektedir. Tiyatroya özgü hareketlerle temsil edilen, zarafetle ambalajlanmış yapay bir ilişki herkesi yalnızlaştırmaktadır. 

İslam toplumları ile Batı toplumlarını karşılaştırdığımızda salt bu fark İslam'ın kutsiyetini göstermeye yeter.

 

“Müminler ancak kardeştir.” (Kur’an-ı Kerim, 49/10)

“Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez.” (Hadis-i Şerif, Buharî, Mezalim 3)

"Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter." (Hadis-i Şerif, Müslim, Birr 32; Ebû Dâvûd, Edeb 35; Tirmizî, Birr 18; İbni Mâce, Zühd 23)

“İmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe imân etmiş olmazsınız.” (Hadis-i Şerif, Müslim, İman 93; Tirmizi, Et'ime 45; Kıyâme 56; İbn Mâce, Mukaddime 9; Edeb 11)

Batı kültürünü mayalayan bencillik ve çıkarcılık sosyal ilişkilerde içtenliği ortadan kaldırmış, sosyal anamoli veya anomi denilen bir uyumsuz sosyal ilişkiler sistemi yaratmıştır. Batı toplumlarında dostça ilişkilerin yerini psikologlarla ilişkiler almıştır. Bu gerçek, toplumun temeline sevgiyi koyan Hz.Muhammed’in daha ötesi olamayan kutlu bir toplum inşaa ettiğini  göstermektedir.

ÂYET-İ KERÎMELER İNKARCILARA MEYDAN OKUYOR 

Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz (Kur'ân)’dan şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini de (yardıma) çağırın; eğer doğru iseniz.” (Kur’an-ı Kerim, 2/23)  

“Yoksa ‘Onu Muhammed uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer iddianızda doğru iseniz, o zaman onun benzeri bir sûre de siz getirin bakalım; Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de yardımınıza çağırın!’ (Kur’an-ı Kerim, 10/38)

“İnkarcılara de ki, ‘gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım, kendilerimiz de bir araya gelelim, sonra da lanetleşip Allah'ın lanetinin yalancıları üzerine olmasını dileyelim’". (Kur’an-ı Kerim, 3/61)

 

 

EFENDİMİZİN HAYATINDAN UÇ DAVRANIŞLAR 

1. Hiçbir hazırlığı olmadığı durumda nübüvvetini açıklaması, ilk vahiylerin uzun dönemli bir tebliğin başlangıcı olması ve bütün vahiylerin çeşitli kültürleri kapsayacak bir tebliğ olması, mesela okuma-yazma oranının son derece düşük olduğu bir toplumda ilk emrin “oku” diye gelmesi, gelen vahyin bir beşerin ömrünü aşan bir program olduğunu gösterir.  

2. Miraç hadisesi Hz.Muhammed’in peygamberliğinin en kesin delillerindendir. Eşi Hz.Hatice’yi ve amcası Ebu Talib’i kaybedip desteğinin zayıfladığı ve Taif’te taşlanıp Mekke’ye güçlü birisinin koruması olmadan giremediği bir zamanda, Mîraç hadisesini yaşadığını açıklaması hiçbir ara düşünce bırakmıyor. Bu hikaye hâşâ-hâşa ya hezeyandır, yahut bir mûcizedir. Hezeyan olsaydı tam da Ebû Cehil’in çılgın sevincine uygun bir ortam meydana gelir ve Hz.Muhammed’in peygamberlik iddiası biterdi. Ama öyle olmadı. Mîraç hadisesini ilk duydukları zaman büyük şamata yapan müşrikler daha sonra bu konuda Muhammed Aleyisselam’ı yalanlama çabalarını sürdüremediler.

3. Peygamber Efendimizin İslâm’ı tebliğ için Taif’e gitmesi ve Medine’ye hicret etmesi ne pahasına olursa olsun peygamberlik vazifesini yerine getirme kararlılığını göstermektedir. Taif’te nasıl saldırıya uğradığını, Medine’ye hicret yolculuğunda da kendisini ölüm tehlikesinin izlediğini biliyoruz.

4. Hayber, Yahudilerin Mekkeli müşrikleri ve diğer Arap kabilelerini malî ve askerî destekle kışkırtıp harekete geçirerek Müslümanların imkanlarına nispetle çok büyük bir ordu hazırlayıp İslâm’ın ve Müslümanların kökünü kazımak üzere giriştikleri Hendek Savaşı’nın askerî üssüydü. Buna rağmen Peygamber Efendimiz Hayber Savaşı’ndan sonra Yahudilere kendi dinlerinin savaş hukukunu uygulamamış, dînî inançlarına müdahale etmemiş, Hayber arazisinde çalışıp mahsulüne ortak olarak yurtlarında kalmalarına imkan vermiştir. Yahudiler için bu imkandan daha iyisi savaşta yenilmemiş olmalarıydı. Hz. Muhammed onlara kendileri tarafından kabul edilen teslim şartlarından çok daha iyi ve bağışlayıcı bir imkan bahşetmiş idi. Teslim şartlarında Yahudiler birer hayvan yükü eşya ile yurtlarından çıkıp gitmeyi, bütün altın-gümüş, savaş malzemesi, elbise-kumaş, menkul ve gayri menkul mallarını ganimet bırakmayı kabul etmişlerdi. Medine döneminde Müslümanlarla Yahudiler 4 kez savaştılar. Benî Kaynuka ve Benî Nadîr Yahudileri Medine’den sürülüp çıkarıldıktan sonra, Hendek Savaşı’nı da Yahudiler hazırlamışlar, Benî Kureyza Yahudilerinin Müslümanlarla aralarındaki güven anlaşmasını bozmalarını sağlamışlardı. Hendek Savaşı’ndaki belirleyici etkilerine rağmen, hatta mal-mülk, altın-gümüş gibi hazinelerini bırakıp canları bağışlanarak yurtlarını terk etmek üzere Peygamberimizle yaptıkları anlaşmaya aykırı davranmalarına rağmen, Hayber’in fethinden sonra Yahudilere yurtlarında verdiği ortakçılık imkanı Hz.Muhammed’in en çetin ve şiddetli düşmanlarına dahi nasıl âlicenap davrandığını göstermektedir. Çünkü O âlemlere rahmetti.  Oysa, savaşın galibi olarak, isteseydi ortakçı yapmayıp köle olarak çalıştırabilirdi, yetişkin erkekleri kılıçtan geçirebilirdi.

 

Öldürülme kararı verildiğinde Mekke’den gizlice ayrılmıştı. Ama Mekke aristokrasisi O’nun peşini bırakmadılar. Bireysel düzeydeki suikast teşebbüsleri bir yana, kendisiyle 3 kez savaştılar. Uhud’da Rasülullah ve İslâm toplumu çok zor durumda kalmışlardı. Hendek Savaşı’nda ise Müslümanlar topyekün imha harekâtına maruz kalmışlardı. Buna rağmen, fetihle Mekke’ye girdiğinde Hz.Muhammed kendilerine ne yapılacağını merak ve korkuyla bekleyen Mekkelilere “gidiniz, serbestsiniz” dedi. Cezalandırma yok, inanç sorgulaması yok. Bu iki kelimeyi söylemek kutlu karakteri ufuk çizgisinde bir Peygamberin yüceliğini ifade eder.

Yine, Huneyn Savaşı’ndan sonra savaştaki düşmanı Hevazinlilere ve Mekke aristokrasisine âlicenaplığı kolay tasavvur edilebilir değildir.

Huneyn Savaşı Hevazin kabileleri ile Müslümanlar arasında Mekke’nin fethinden hemen sonra vaki olmuştur. İslâm’dan önce de Kureyş Kabilesi ile Hevazinliler arasında ticarî sebeplerle rekabet vardı. Hevazinliler bir de bundan dolayı Hz. Muhammed’in peygamberliğine karşı çıkmışlardı.

Mekke fethedilip putlar kırılmaya başlayınca kendi putları Lât’ın da kırılacağından korkan Sakif Kabilesi de Hevazin kabileleri ile birlik oldu ve Müslümanlarla savaşmak üzere 10 bin kişilik bir ordu hazırladılar. Durumu haber alan Hz.Peygamber hazırlığını yapıp düşman üzerine yürüdü. 2 ordu Huneyn Vadisi’nde karşılaştılar. İlk anda İslâm ordusu bozguna uğradı. Öyle ki, ganimet elde etmek için İslâm ordusuna katılan, ancak henüz Müslüman olmamış bazı kimseler “artık bugün sihir bozuldu, bu bozgunun önü Kızıldeniz’e kadar alınmaz” tarzında sözler söyleyerek sevinçlerini açığa vuracak cesareti bulmuşlardı. Fakat, yanından ayrılmayan az sayıda Muhacir, Ensar ve ehl-i beytten fedai ile Hz. Muhammed’in savaş alanında kahramanca sebat göstererek, bozguna uğrayıp kaçmaya başlayan askerleri geri dönüp tekrar savaşmaya cesaretlendirmesi sayesinde, yeni bir hücum başlatan Müslümanlar savaşı kazandılar. Yenilen Hevazin kabileleri kaçtılar. Çoğu Taif’e sığındı.

Düşmandan 6000 esir ve çok miktarda mal ele geçirilmişti. Hz.Muhammed bunları bir süre savaşçılara ganimet olarak dağıtmadı. Hevazin heyetinin gelip kabilelerinin Müslüman olduğunu bildirmelerini bekledi. Öyle yapsalar esirlerle mallarını kendilerine iade edecekti. Fakat bu heyet gecikti, ganimet savaşa katılanlara dağıtıldıktan sonra çıkıp geldiler. Yine de Hz.Muhammed esirleri iade etti. Güvenilir bazı nakillere göre ganimet malları da iade etti. Esirlerin ve ganimet malların geri verilmesi hususunda saygınlığını kullandı, buna rağmen itiraz edenlere kazanılacak başka bir ganimetten pay vererek bu haklarını ödemeyi vaade edip Hevazin heyetinin isteğini yerine getirdi. Kureyş ile Hevazin kabileleri arasında var olan Cahiliye dönemi düşmanlığına rağmen!

Hevâzin ile Kureyş arasında bir kısmı ticarî rekabetten kaynaklanan birçok savaş meydana gelmiştir. https://islamansiklopedisi.org.tr/hevazin-beni-hevazin

Bu hadisede dahi inanç sorgulaması yok!

Dahası, Hevazin ordusunun komutanı Malik bin Avf gelip Müslüman olduğunu bildirince, esir edilen aile fertleri ve malı kendisine iade edildi, ayrıca 100 deve bağışlandı. Oysa bu adam İslâm’ı ortadan kaldırmak için harekete geçmişti. Uhud Savaşı’nın ikinci safhası hariç, başka hiçbir savaşta Müslümanlar Huneyn Savaşı başlangıcında yaşadıkları gibi bir bozgun yaşamamışlardı. Buna rağmen Hz. Muhammed Malik bin Avf’a, ancak bir peygamberin takat getirebileceği büyük bir lütufkârlıkta bulunmuştur.

Bu paragrafta anlatılan 3 örnek bu gerçeği olanca açıklıkla ortaya koyuyor.

5. Düşmanlarına karşı savaş dışında taktik davranışlarda bulunmaması, daima güvenilir olması, hareket/dava/ideoloji adına yüceltilen ve övülen/övünülen yanlış davranışlar asla göstermemesi Hz.Muhammed’in mükemmel kişiliğinin ve ahlâkının açık delilleridir.

6. Tebük Seferi, muhteşem sonuçlar yaratmış bir askerî harekâttır. Bölgede Müslümanların otoritesini katlayarak güçlendirmiştir. Aristokratik/geleneksel dirençlerle Müslüman olmayan kabilelerin/kabile reislerinin Müslüman olmasını sağlamıştır. Bunlardan Müslüman olmayanlar da İslâm devletinin hakimiyetini kabul etmişlerdir. İslâm kültür coğrafyası çok genişlemiştir. Fakat bu harekâtın başına dönüldüğünde, böyle bir harekât beşerî planda düşünüldüğünde çılgınlıktı. Yol uzun, mevsim sonbahar ve çok sıcak, o sene mahsul az, hasat zamanı ve üzerine gidilecek düşman Bizans! Bizans o zaman en güçlü rakibi İran’ı birkaç savaşta yenmiş rakipsiz bir dünya devleti! Münafıklar Müslümanların maneviyatını sarsıp korkutmak için psikolojik savaş uyguluyorlar: “Muhammed Rumları oyuncak mı sanıyor? Biz O’nu ve arkadaşlarını elleri başlarının üzerine bağlanıp esir edilmiş olarak görür gibiyiz.” 700 km’lik bir mesafeye 30 bin kişilik bir ordu ile bir sefer düzenlemek bile başlı başına tehlikeli bir harekât! Özetlersem, Muhammed Aleyhisselam’ın Tebük Gazvesi bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen âhir zaman peygamberi olmasının olağan sonucudur. İslâm’ı Hicaz Bölgesi’nden çıkarıp bir dünya dini haline getirmiştir.

7. Hz. Muhammed Arap Yarımadası tamamen hakimiyeti altına girip sınırları İran, Bizans ve Mısır’a dayanan devletinin kendisi vefat ettikten sonra nasıl yönetileceğine dair hiçbir belirlemede bulunmamıştır. Bir ağaç altında dinlenen ve sonra kalkıp giden bir yolcu gibi dünyadan çekip gitmiştir. Zaten Hz.Ömer’in oğlu Abdullah’a da “dünyada bir garip veya yolcu gibi ol” buyurmuştu. ( Buhârî, Rikak 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 25; İbni Mâce, Zühd 3)     

8. Peygamberimiz Efendimiz aleyhisselamın nübüvvetinin açık delillerinden birisi de şudur: Vahiyle gelenler nesir değil, şiir değil, yepyeni bir üslûp. Bu, Kur’an-ı Kerim’in mûcize olduğunu ispat edecek belirleyici bir gerçek. Hz.Muhammed’in hasımları O’nun sihirbaz olduğunu söylüyorlardı. Bu itham da aslında vahyin akılları, sağduyuları ve gönülleri saran gücünü ifade ediyor, Hz.Muhammed’in olağanüstü bir desteğe sahip olduğunu düşmanlarının itirafını gösteriyor. 

 

TEVHİD-ÂHİRET-KUTLU İNSAN 

 

Allah’a inanmayan birisi nizam-matematik, güzellik, hikmet-gaye, iyi-kötü gibi şeyleri açıklayamadığı gibi, anlamsızlığı bile açıklayamaz.

 

Açık ve bağlayıcı bir âhiret inancı olmayan insanlar zulmü ve bayağılığı yüceltirler, kültüre/ideolojiye dönüştürürler.

 

Kutsalı olmayan bir toplumun nasıl olacağı insanlık tarihinden çok sayıda örnekle ortadadır. Kutlu duygular ise sadece tevhid inancıyla var olabilir. Aksi halde çok tanrılı, zevke/hazza tapınılan, sapık, seçkinci bir kültür meydana geliyor ve sosyal ilişkiler üzerinden vicdanları, sağduyuyu ve aklı örtüyor. Kur’an-ı Kerim’de küfür denilen şey işte budur.

İslâm beşerî eğilimlere erdem sınırları belirlemiştir. Daha fazla, daha fazla, hep daha fazla arzu, iştiyak, hırs eğilimine engeller koymuştur. Toplum tarafından yapıla yapıla kültür haline gelen kötülük çökeltilerini ortadan kaldırmaktadır. Ayrıcalık-seçkincilik, mevki, mal-mülk, cinsî ilişkiler, oyun-eğlence…  tutkusu insanlığı sürükleyip götüren kuvvetli kötülük dalgaları yaratmaktadır. İslâm işte bu dalgaları önlemektedir. Bu gerçeği ile İslâm’ın gerçekliği başka türlüsü zaten olamaz bir mahiyettedir. 

Şirk, arzuya/hevaya tapınma, seçkincilik ve âhireti unutma bozulmanın aslî unsurlarıdır.

Başta Batı kültürü olmak üzere, zamanımızdaki kültürlerde de karakteristik budur. Sadece İslâm, tevhid-âhiret ve kulluğu esas alan, bunun âmentü, hukuk ve ahlâk kurallarına sahip bir dindir. Bu temel farklılık İslâm’ın belirleyici özelliğidir.

İnsanın psikolojik dengesi ve mükemmeliyeti sadece Allah, âhiret ve kulluk üçgeninde mümkündür. İslâm, tevhid ve âhiret inancını, sorumluluk bilincini ve tüm insanların insanlık paydasında eşitliğini getirmiştir. Kutsalı olmayan insan, tasavvuru en zor kötülük aktörüdür.

Hurafe, safsata, efsanevî/masalımsı anlatım ve inanışlar insanlığın inanç problemlerinin başında gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında İslâm akla, sağduyuya ve hikmete uymayan inanışları kökünden reddetmiştir. Bunlardan ilk akla gelenler efsun, kehanet ve uğursuzluk inancıdır. Efsun ve kehanet en ağır günahlar arasındadır.  Hz.Muhammed kehanetin kaynağı olan uğursuzluk inancını da reddetmiş, ama olayların gelişimini hayır müjdesi olarak yorumladığı olmuştur. İslam’ın bu aydınlık ufku İslam uygarlığını doğurmuştur.

 

Hz.Muhammed’in peygamberliğinin en öğretici delillerinden birisi uğur-uğursuzluk inancında odaklanan bâtıl inançlara karşı çıkmasıdır. O’nun içinde sosyalleştiği toplum bâtıl inançlara boğulmuştu. Tevhid inancından sapan bütün toplumlarda uğur-uğursuzluk inancı ve bu minvalde çok sayıda bâtıl inanç kültürel maya haline gelir. Tarihî örnekler bunu göstermektedir. Hz.Muhammed ise bâtıl inançlara karşı açık bir duruş göstermiş, mesela uğursuzluğa inanmayı şirk olarak nitelemiştir.

 

UĞURSUZLUK

 

İstanbul’daki bir piyango bileti satıcısının önünde kuyruklar oluştuğu hatırlanırsa, uğur-uğursuzluk inancının, en basit düzeyde dahi nasıl etkili olduğu anlaşılır.

Efsun ve kehanet, bilinmez tehlikelere karşı savunma yöntemleri olarak, insanlara daima ilginç gelmiş ve bu yöntemlere başvurulmuştur. Bu tür sanılar, uygulamalar ve uygulama alanları genişleyip kültürel bir birikim oluşturduğu ölçüde ticarî bir mahiyet de kazanıyor. Toplumda sosyal hiyerarşi ve ilişkileri yapılandırıyor.  Efsane ve kehanete dayalı bir inanç meydana geliyor. Bu sürecin güçlü etkeni uğursuzluk inancıdır.

Uğursuzluk inancı insan ve hayvanlarla diğer bazı nesnelerin hareket, ses ve duruşlarını uğursuz saymaktır. 

Uğursuzluk bağlamında güvercin, karga, baykuş ve hüdhüd gibi kuşların uçuşundan anlam çıkarma anlayışı Bâbil ve Mısırlılarda vardı. Keza Yahudi ve Hristiyanlarda da mevcuttu. Câhiliye Arapları, kuşların yanı sıra, bir kısım özellikler taşıyan insanlarla kulağı yarık, boynuzu kırık hayvanları ve bazı sesleri de uğursuz kabul ederlerdi. Arapların başvurduğu yöntemlerin en yaygını kuş uçurtma idi. Kuşun uçma yönüne göre uğurlu-uğursuz gibi sonuçlar çıkarırlardı. Hayvanların hareketleri de uğur-uğursuzluk yorumlarına dayanak kılınırdı. Karga gurbete ve garipliğe, hüdhüd ise hidayete delâlet ederdi. 

Uğursuzluk inancı peygamberleri reddetmek için bahane olarak kullanılmıştır.

Hz. Peygamber hastalığın kendiliğinden sirayet etmediğini, kuşun uçmasıyla uğursuzluk meydana gelmediğini, safer ayında veya baykuşun ötmesinde uğursuzluk aranamayacağını (Buhârî, “Ṭıb”, 45, 54; Müslim, “Selâm”, 102), İslâm’da uğursuzluk anlayışının bulunmadığını, daima iyimser ifadelerin kullanılması gerektiğini (Buhârî, “Ṭıb”, 44, 54) söylemiş, kuşun uçuşundan geleceğe yönelik kötü sonuçlar çıkarmanın şirk sayıldığını ısrarla vurgulamıştır (Ebû Dâvûd, “Ṭıb”, 24; Tirmizî, “Siyer”, 47).  İslâm âmentüsüne göre hayır ve şer Allah’tandır.

Bir rivayete göre Hz. Peygamber, “Uğursuzluk ancak üç şeyde, atta, kadında ve evde olur” buyurmuştur. (Buhârî, “Cihâd”, 47, “Ṭıb”, 54, “Nikâḥ”, 17; Müslim, “Selâm”, 119) Bu rivayet hakkında Hz. Âişe’nin görüşü sorulduğunda, “Kur’an’ı Muhammed’e gönderen Allah’a yemin ederim ki Resûlullah böyle bir şey söylememiştir; O yalnız Câhiliye halkının kadınla, evle ve atla uğursuzluk oluşabileceği yolundaki inancını bildirdi” cevabını vermiştir. Abdullah b. Ömer de Resûl-i Ekrem’in yanında uğursuzluktan söz edildiğinde şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Bir şeyde uğursuzluk bulunsaydı atta, kadında ve meskende olurdu” (Buhârî, “Nikâḥ”, 17).

Kur’an-ı Kerîm’de uğursuzluk anlayışından menfi şekilde bahsedilmiştir. Bu da konuyu doğru anlamak için yeterlidir.

İslâm’da uğursuzluk inancı yoktur. Ancak uğursuzluğa inanmak bazı algı ve duygu ârızaları yaratarak etkili olabilir. Vesvese kaynağıdır.

 Ay ve güneş tutulması, köpeklerin uluması, baykuşun ötmesi, kedi ve köpeğin yürüyen bir kişinin önünden geçmesi, ayrıca merdiven altından geçmek, salı günü işe başlamak veya yola çıkmak, gece aynaya bakmak, tırnak kesmek vb. pek çok şeyde uğursuzluk bulunduğunun kabul edilmesi birer temelsiz inançtır… 

İLYAS ÇELEBİ, https://islamansiklopedisi.org.tr/ugursuzluk

Uğursuzluk konusunda bilinen ilk örnekler eski Mezopotamya’da ele geçen çivi yazılı dokümanlardan gelmektedir. Yahudiliğe Şabat adıyla girecek olan cumartesi ritüeli, Bâbil’de ay tanrısına adanması gereken günün yansımasıdır. Hititler’de kuşların uçuş yönü ve çıkardıkları seslerden yapılacak eylemin uğurlu veya uğursuzluğunun tespitini içeren kehanetler de yaygındı. Benzer inançlar İtalya’da Etrüskler’de, daha sonra Romalılar arasında vardı. 

Popüler ve mistik yahudi literatüründe pazartesi gününün uğursuzluğu yaygın bir inanıştır. İki köpek arasında kalmak, iki kadın arasından geçmek, iki hurma ağacının ortasında durmak (Talmud, Pesahim 1116) gibi  çok sayıda uğursuzluk fenomenini bu örneklere eklemek mümkündür. 

Hıristiyanlık’ta erken dönemde uğurlu-uğursuz ayrımına rastlanmaz.  Ortaçağ’larda Yunan ve Roma kültürlerinin etkisiyle dönüşen Hıristiyanlığa  göre Îsâ’nın çarmıha gerildiği gün olduğu kabul edilen cuma uğursuz bir gündür. Zamanımıza kadar gelen ve en çok bilinen sayılarla ilgili uğursuzluk  inancıon üç sayısıyla alâkalıdır. Hıristiyan inancına göre Îsâ’nın son akşam yemeğinde kendisiyle birlikte masada on üç kişi vardı. 13 sayısıyla ilgili bu inanç Vikinglerden gelmektedir. Hristiyan geleneğinde ayın on üçüncü günü, binaların on üçüncü katı, on üç kişinin yan yana bulunması gibi pek çok uğursuzluk anlayışı mevcuttur. 

Çin kültüründe dört sayısı uğursuzdur. Bundan dolayı Çin’de pek çok binanın dördüncü katı yoktur. Kuzeye bakan evlerin, gece havlayan köpeğin, gece tırnak kesmenin, makarnayı keserek yemenin uğursuzluk getirdiğine inanılır. Japonlar’da da aynı sebepten dolayı dört sayısı uğursuzdur.  Kuzeye karşı yatıp uyunmaz. Cenaze arabası geçerken baş parmak saklanır.

 KÜRŞAT DEMİRCİ,  https://islamansiklopedisi.org.tr/ugursuzluk

Tevhid-âhiret-kutlu insan ilişkisinden sapmalara yol açan bozguncu inançlar arasında bâtınîlik ve hurûîfilik de tarihî önemdedir. Ne olursa olsun, bu ilişkiyi bozan her inanç ve ideoloji insanlığı erdemli insan gayesinden uzaklaştırır. Kötülük kurgulayabilen ve kurguladığı kötülüğü gitgide güçlendirip yücelten bir sapık-saptırıcı insan modeli meydana getirir.

 

BÂTINÎLİK

 

Bâtınîlik-hurûfîlik bozulup yeniden kurgulanan bir inancın veya bir ideolojinin şifrelenmiş açıklamasıdır. Özel bir bilgi alanı olduğu iddia edilmektedir. Büyük sapma hareketleri meydana getirmiştir. 

Bunlar gizli bir bilginin iç yüzünü, dînî metinlerin gerçek manasını Allah ile ilişkisinde derinleşmiş/yoğunlaşmış bir kişinin anlayabileceğini savunurlar. Aşırı te’viller yaparak sözü anlamından tamamen saptırırlar. Bunlara göre mesela şarap Hz. Ebû Bekir, kumar Hz. Ömer anlamlarına gelir. Bir batınî gruba göre Hz. Peygamber vahyin zâhirini getirmiş, Hz. Ali  Dîn’in gerçek manasını ortaya koymuştur.     

Batınîlik gizli örgütlerin ideolojisi halinde de kullanılmıştır. Hurûfîlik de bâtınî yorumları esas alır. 

Bâtınî düşüncenin temelinde Mecûsîlik, Sâbiîlik, Yahudilik gibi eski din ve kültürler vardır. İslâm Dini’ni bozmak isteyenler sözde Ehl-i beyt sevgisini öne sürerek sapık inançlar ve ideolojiler türetmişlerdir.    

Bunların görüşleri aslında sapıklık kurgularından ibarettir.

Bazı inançları şöyle not edilebilir: Tanrı imamların bedenine hulûl eder ve kâinatı onlar vasıtasıyla yönetir.

İnsanı tanrılaştırma ve tenasüh (reenkarnasyon) gibi din amaçlarına aykırı inançlara sahiptirler. 

Âhiret diye bir şey yoktur.

Bâtınî mânaları öğrenenlerden bütün dinî yükümlülükler kalkar. 

 

AVNİ İLHAN, https://islamansiklopedisi.org.tr/batiniyye

 

Herhangi bir inancı bozan en etkili faktörlerden birisi de aldırmazlık ve aşırılıktır. İslâm inanç, ibadet, muamelat, ukûbat ve ahlâkta itidali esas almıştır. Ahlâk İslâmî hayatın esasıdır. Kullukta doğru duruş ümitle korku arasında olmaktır. Buna din özdeyişinde “beyne-l khavfi ve reca” denilmektedir. Ümit-korku dengesi kişilik dengesi bakımından belirleyici önemdedir.

 

İnsan türünün evrendeki anlamlılığı açısından bakıldığında tevhid, âhiret ve kulluk inancı yücelme ufkudur. Çünkü, tekrarında fayda var: Âhiret, insan türünün fizyolojik yapısıyla ve bilgi, sanat, âlet üreten yetenekleriyle yücelme rampasıdır. En az bu kadar önemli bir husus da âhiretin mazlumlar/mağdurlar için dünya hayatlarında maruz kaldıkları zulümleri dengeleyecek bir devamlılık olmasıdır. Eğer âhiret yoksa evrendeki bütün olup bitenlerin hiçbir manası yoktur. Âhiret kültürü olmayan toplumların nasıl bir aşağılık ilişki düzenine düşeceğinin örneği de bugünkü Batı toplumlarıdır. Şiddete başvurmamak kaydı ile herkes her istediği kötülüğü yapabilir, arzularının peşinden koşabilir. Batı kültürüne göre mutluluk da budur. Ama bu kültürde şiddeti önlemek de mümkün olamıyor. Çünkü arzuların bir sınırı yoktur. Daha fazla adrenalin! Hayatın hedefi daha fazla adrenalin salgılamak haline geldiğinde insan evrenin en tehlikeli yaratığı olur. “Hayvandan da aşağı!”  (Kur’an-ı Kerim, 25/44) Halbuki insanın evrendeki yeri ne kadar açık, güzel ve yüce tanımlanıyor: “Kesinlikle ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana dosdoğru çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (Kur’an-ı Kerim, 6/79) İnsan için doğru duruşun ufuk noktası budur, başka bir doğru duruş da yoktur.

Sonsuz kudret sahibi bir Allah ve âhiret inancı ile kutlu değerleri olmayan insan fosseptik faresinden bayağıdır. Hevasını tanrılaştıran (Kur’an-ı Kerim, 25/43) ve özgürlük sayan bugünkü Batı insanının iç dünyası böyledir.

Çoklu tanrı inancı zaten üzerinde konuşulacak bir mesele değildir. Her şeye gücü yeten tek bir ilah ya vardır ve zarurî olarak vardır, yahut da farz-ı muhal yoktur. Biraz aciz bir tanrı olamaz.

Her şeye gücü yeten, yaratan bir Allah, âhiret ve kulluk inancından/ilişkisinden daha mükemmel bir gerçek olamaz. Evrenleri anlamlandıran mükemmel gerçek budur. Böyle bir gerçekliğin kabulünden başlandığında, başka tüm inançların varoluş açısından anlamsız olduğu anlaşılır. Ancak bunun tersi doğru değildir. Yani, başka herhangi bir inanç açısından bakıldığında, tek bir Allah, âhiret ve kulluk inancının anlamsız olduğu sonucuna varılamaz.

Buradan çıkacak sonuç açıktır: İnsanı yücelten tek inanç tevhid ve âhiret inancıdır.

İnsan bireyinin erdemi, yüceliği ve kendisini yüceltme gayreti tevhid, âhiret ve kulluk üçgeninde mükemmel bir mahiyete kavuşur. Yaratıcı’ya, âhirete ve kul sorumluluğuna dair imanı ve sınırları olmayan insan sadece kötülük ve katı atık üreten bir kimyasal aygıttır. İyi bir insan olmak istese dahi, “niçin iyi olacak ve neye göre iyi olacak; hayatı anlamlı kılan nedir?” sorularına verilecek cevabı olamayacaktır. Heva, tahakküm ve intikam duygusu, seçkincilik, üstünlük hırsı, bencillik, toplum aleyhine ama kendisi lehine durumları tercih, fırsatçılık, daha çok mal-mülk edinerek bir egemenlik alanı yaratma arzusu gibi duygular efsanelerle mayalanarak tam bir zulüm kültürü yaratıyor. Bugün Batı kültürünün her türlü sapıklığı özgürlük sayması bunun böyle olacağının açık örneğidir. Kısacası, ya insan olma iddiamızı tevhid, âhiret ve kulluk yönünde sürdüreceğiz, yahut da mesela eşinin zevki için çoklu ilişki kuran birisinin eylemini özgürlük sayacağız. Burada “hangisi” sorusu insanı aşağılamaktır.

İnsanın fizyolojik yapısına uygun erdemli/üstün bir kişilik geliştirmesi için kutlu bir değere bağlanması gerekir. Bu kutlu değer tevhid ve âhiret inancıdır. Bilgi, felsefe ve vicdan bu sonucu sağlamıyor. Bugünkü dünyanın hali ve tarih buna şahittir. Çünkü bireysel istekler/hevalar inhiraf ede ede, toplumda sosyalleşme sürecini şiddet, üstünlük, safsata, aşağılık ilişkiler alanına dönüştürüyor. Küfür işte budur. Dinler ve ideolojiler tarihi bu hikayeden ibarettir.